Zajaizm'le yönetilen bu ülkenin dönüşümüne hayran olan bir bakıma da şaşıran okuyucu, onun adına ülkenin yönetimini üstlenen ve adı gaddarca kötülüklerle anılan utanç verici kişiliğe karşı nefret duygusundan başka bir şey hissetmeyebilir. Zaja'nın, hayat hikâyesini yeniden bizzat ziyaret etmesi tavsiye edilecek en iyi yoldur.

Onun kayıtlardaki kariyeri, tarih öncesi ve sonrası arasındaki dönemde bacaklarını ayırarak oturduğundan beri hayli eksiktir; Buna rağmen, ara sıra gerçek erken tarihsel dokümanlarda sözü edilir oldu. Bugünlerde ise insanlığa karşı suçlar olarak nitelenebilecek olan suçlar da dahil olmak üzere, her şeyi meşrulaştırmak için onun adına dua edilmektedir.

Bundan dolayı onun yaşamının aşağıdaki hikâyesi, bazı gerçek tarihsel kayıtlardan yaralanılarak parçalar halinde anlatılmıştır. Şüphesiz ki yazarı belirsiz olan halk hikâyelerinden yararlanılarak oluşturulan bu metinlerin Shumaka'yla başlayan bir diğer kısmı da, fanatik çoğaltıcıların bazıları tarafından eklenen propagandacı malzemeden yola çıkılarak kaleme alınmıştır.

Zaja etrafında gelişen kült, Zaja’yı ilk kez anlatan masalcının gerçek karakterlerinden daha fazlasının bu hayat hikâyesine girmesini sağladı. Bunlardan Shumaka karakteri, en fazla sözü edilen oldu. Bu nedenle yazar, ulaşabildiği bütün malzemeyi mümkün olduğunca eleyerek çağdaş okuyucuya özgün sadeliği oluşturarak, Zaja’nın hayatının tutarlı bir anlatımını sunmak için çaba gösterdi. Çağdaş okuyucuya şu an sunulan, Zaja'nın yaşamının orijinalindeki sadelikte anlatılmış tutarlı bir hikâyesidir. Yazar, bütün bölümlerde bu büyük ve etkili öğretmenin aklını ve yaşamını, zımni-tarihsel bir formda sundu. Bunun için efsaneyi, halk hikâyesini ve meseli birbirine geçirdi. Çünkü yazar, onun tekrar inşa edilen öyküsel yaşamını sunmak için bu yöntemi en uygun yol olarak kabul etti.

Zaja, kehanet için kullanılan resimleri ile ünlüdür. Yüzyıllar boyunca bilginleri ve hayranlarını aynı şekilde büyülediği için, bu resimleri Tarot’un erken bir uyarlaması olarak kabul edebiliriz. Bundan dolayı yazar, ilham için Tarot’u göz önüne aldıve büyük Arcana'ya* karşı onun hikâyesini kurdu.

*Arcana: Aklın erişemediği veya çözülemeyen şey, sır.

Başlangıçta çok akıllı, hayli meraklı ve çok da maceraperest bir yabani tavşan vardı. Kendi türü hakkında öğrenilmesi gereken her şeyi öğrendikten sonra, dünyayı keşfetmek için yola çıktı. İnsanlarla karşılaştığı zaman, onların, ilginç göründüğünü düşündü ve kendisine daha önce yapılmış olan bütün uyarılara rağmen, onların yaşam biçimlerini incelemeye karar verdi.

Günün birinde insanların kurdukları bir kampa rastladı ve onlara daha yakından bakabilmek için çadırlarının arasında dolaşmaya başladı. Ancak, insanlar, onu çadırların arasında kayıtsızca dolaşırken gördükleri zaman şaşkınlığa düştüler. İçlerinden biri, onu kulaklarından yakaladı. Tam onu pişirmeye hazırlanıyordu ki, başka birisi; 'Onu öldürme, o, yemeye kıyılamayacak kadar güzel bir hayvan.'diyerek ona engel oldu. Bunun üzerine hepsi bir araya gelerek, eğer yemeyeceklerse bu yabani tavşanı ne yapacaklarını tartışmaya başladılar. Onların biri, 'Gelin, bu akşam kaleyi ziyaret ettiğimiz zaman onu küçük prenses Caoimhe'ye verelim. O her zaman yapayalnız. Hem de, hayvanlara çok düşkündür. Bu tavşan evcilleşerek ona arkadaş olabilir.” dedi.

İnsanların hepsi de, yabani tavşanın prensese verilmesinin harika bir fikir olduğunu ve Prensesin onu beğenerek evcilleştirebileceğini düşündüler. Prenses, onların getirdiği tavşanı hemen kollarına aldı ve tüylerini okşayarak kulağına; 'Zaja, zavallı Zaja” diye fısıldadı. Ziyaretçiler gittikten sonra da sevgiyle yabani tavşanı okşamaya devam etti.

Tavşan, yeni hayatına kolayca alıştı. Her gün prensesin gelip onu kafesten çıkarmasını ve sırtını okşamasını, onun parmaklarını dişlerken anlamını bilmediği aynı garip sözcükleri tekrarlamasını dört gözle bekler oldu. 'Zaja, benim Zajam', O, ne bu sözcükleri anladı, ne de prensesin, onun başını ve sırtını okşarken kendisine gösterdiği düşkünlüğü. Sonunda, prensesin bir sihirbaz, ya da eden bir cadı tarafından büyülenerek, bir insan olarak yaşamaya mahkûm ederek değiştirdiği bir tavşan olduğu kanısına vardı. Birden aklına yaşlı tavşanların arada bir yaptıkları toplantılardan birinde söylenen bir hikâye geldi. Bu hikâyeye göre, böyle bir büyü ancak bir öpücükle bozulabilirdi. Bundan dolayı o, prensesi öperek güzel dişi bir yabani tavşana dönüştürmeye ve böylece onunla birlikte mutluluk içinde yaşamaya karar verdi. Bu kararın hemen ardından prenses yine onu kafesinden alarak sırtını okşamaya başladı. Bir ara prenses ona doğru eğildiğinde Zaja bunu fırsat bilerek çabucak prensesin burnuna doğru uzandı ve dudaklarından öptü. Prenses bu öpücükle derinden sarsıldı. O daha önce hiç şehvetli bir öpücükle karşılaşmamış küçük bir çocuk kadar tecrübesizdi. Bundan dolayı gözlerini kapattı ve o da yabani tavşanı parlayan burnunun ucundan öptü. ve yeniden, öpücüğün verdiği hazla şiddetle sarsıldı. Gözlerini açtığında tavşanın hüzünlü gözlerine baktı ve birden çok rahatsız oldu. Duyguları, suçluluk ve arzu ile karmakarışıktı.

O, bu hüzün dolu ve dünyanın bütün üzüntüsünü yüklenmiş görünen gözlere daha fazla bakmaya dayanamayacaktı. Bundan dolayı, hizmetçisini çağırdı ve tavşanı ormana götürüp salıvermesini söyledi.

Şimdi bu hizmetçi, pratik ve sağduyulu bir kadındı. O, tavşanın ormana bırakılınca, muhtemelen, rastladığı ilk porsuk veya tilki için bir yemek olacağını biliyordu. Kendisi de tavşan yahnisini pek severdi. Bundan dolayı onu ormana bırakmak yerine kendi köşesinde sakladı ve o akşam da en sevdiği tabaktan afiyetle yedi.

O gece hizmetçi, bir türlü doğru dürüst uyuyamadı. İlkin yemiş olduğu harika yemeği midesine oturmakla suçladı. Sabaha karşı rüyasında, kendisini bir tavşan bebek doğurduğunu görünce korkusundan az daha ödü kopuyordu. Kan ter içinde yataktan fırladı. Onu ısrarla uyandıran, uyanıkken içine yerleşen ve şimdiye kadar hiç başına gelmemiş olan tuhaf bir sezgiydi. Kocası, kralın hizmetinde olduğu için üç aydır uzaktaydı. Bu nedenle korkusu ikiye katlandı. Hemen prensesin yanına gitti ve rahatsız olduğunu bahane ederek kocasının geri çağrılması için krala rica edip edemeyeceğini sordu. Kocası, karısının toparlanması için geri dönerek onu adeta sevgiye boğdu. Bu durum örtülü bir biçimde, kadının hamileliğine yorumlandı.

Kadının doğurduğu oğlana, ailesi tarafından büyük bir şefkat gösterildi. Oğlan aynı zamanda onu büyük bir sevecenlikle yıkayan prensesin de gözdesi oldu. Oğlan bütün çocukluğunu mütevazi ebeveyninin etkisinden uzakta, bütün çocuklardan daha fazla nazlandırılarak geçirdi. Her gün, prensesin yöresinde oynamaya gitti ve kendi annesi ve babasına olduğu gibi prensese de fazlasıyla bağlandı.

Prenses, oğlana çok daha fazla düşkündü, öyle ki, ondan uzakta olduğu zaman prensese saatler hayli ağır ve sıkıcı geliyordu. Onunla birlikteyken ise, neşeli ve mutlu saatlerin nasıl geçtiğini anlayamıyordu. Özellikle onun, büyüleyici bulduğu yumuşaklık ve korunmasız sevgiyle dolu gözleri, her zaman tatlı ve üzgündü. Bu gözler ona, bir defasında bir yabani tavşanın gözlerinde gördüğü bakışları hatırlatıyordu. Bu nedenle oğlana, kendi küçük adını koyarak Zaja diye seslenmeye başladı. Parmaklarını oğlanın saçlarında gezdirirken ona: 'Zaja, benim Zajam' diye fısıldıyordu.

Oğlan, hem akıl hem de beden olarak büyüdü Nazik olduğu kadar yakışıklı da oldu. Prensesin oğlana verdiği küçük adı olan, Zaja herkesçe öğrenilmişti. Oğlan bir gün Prensese gittiğinde onu üzgün bir biçimde dizlerinin üzerine eğilmiş olarak buldu. Endişe içinde ona koştu ve boynuna sarıldı. Prenses, yalnızlığından sıyrılarak başını kaldırdı, oğlanın parlak ve sevgi dolu yüzüne baktı. Oğlan aceleci bir şekilde, kollarıyla onu sardı ve prensesi ağzından öptü. Oğlanın öpücüğü anlık bir şeydi, ama heyecan seli prensesin tüm vücudunu kaplayıvermişti. Sonra, çocuğun ona dikilmiş sevgi dolu gözlerine baktı ve kendi duygularından rahatsız oldu. O gece, hizmetçisiyle konuştu ve oğlanın öğrenim görmesi için uzaklara gitme zamanının geldiğini söyledi. Onun bir prens olarak yetişmesi için eğitim masraflarını üstleneceği sözünü de verdi. Döndüğünde de onun, kral babasının hizmetinde sorumlu bir göreve atanmasını sağlayacaktı.

Zaja, öğrenime gönderilmeden önce kralın baş danışmanının huzuruna çıkarıldı. Kral, danışmana, oğlanın görevinin ülkenin diğer dört krallığından kendi mahkemelerine gelen mektupları almak olacağını bildirerek bunun için, bütün sanatlarda en iyi şekilde eğitim almasının sağlanması talimatını vermişti. Danışmana onu görevlerin en zoruna hazırlamasını da söyledi. Bu yüzden oğlan ülkeye ancak hayli uzun bir zaman sonra dönebilecekti. Gerçekte kral, prensesin oğlana karşı hissettiği yakın ilgi ve şefkatin farkındaydı. Prensesin yakın bir zamanda kendisine bir koca seçmesinin vakti gelecekti zaten. O nedenle prensesin dikkatini müstakbel bir talip olarak oğlanın üzerine yoğunlaştırmak iyi olacaktı.

Danışman Zaja'ya başvuru mektuplarını uzattı. "Doğu krallığında sen, savaş sanatına hakim olacaksın, çünkü onlarınki, askeri akademilerin en büyüğüdür. Güney krallığında el sanatlarını ve zanaatları öğreneceksin çünkü orası, demircilerin, masonların ve ressamların, en iyi olduğu yerdir. Batı krallığında sözcüklerin ilmini öğreneceksin. En önemli şairler ve hikâyeciler oradadır. En sonunda Kuzey krallığına gideceksin. Orada en akıllı filozoflardan fikirlerin özünü öğreneceksin.

Danışman, Zaja'yı kalede ara sıra tesadüfi karşılaşmalarından dolayı tanıyordu. Ona şans diledi. "Eğer sen, iyi bir öğrenim görürsen, büyük bir adam olabilirsin", dedi. "Çünkü sen, büyük bir adam olabilme potansiyeline sahipsin, sana verilmiş olan görev meydan okumadır ve bu, müthiş olmalıdır. Sen, bilgeliği aramalısın ve büyük yılanı ele geçirinceye kadar mücadeleden vazgeçmemelisin. Bu, herhangi birisine verilen en korkunç meydan okumadır."

Zaja, kendisinden beklenilen görevin ve sorumluluğun büyüklüğü karşısında ürperdi. "Ben yılanı nerede bulacağım?" diye sordu.

"Yılanı bulmak, meydan okumanın sadece bir parçasıdır", dedi danışman. "Ben, sana daha başka hiçbir öğüt veremem, sana rehberlik etmek için sana tabular hariç verebileceğim öğüt şudur; ektiğin meşe palamutlarının fidanlarını yetiştiremeyeceksen, onları ekmeye kalkışmamalısın."

Prenses Caoimhe, büyümüş ve güzel bir kızdan güzel bir kadına dönüşmüştü. O bazen, mutluydu, ama o çoğunlukla, üzgün ve yalnızdı. Kalede veya etrafta gezinirken civardaki bütün gençlerle karşılaştı ama onların hiç birisine yakınlık duyamadı. Sonunda kral, endişelenmeye başladı. Prenses, onun tek çocuğuydu ve o şimdi, varissiz kalabileceğini düşünerek üzülüyordu. Eğer, tahtını bırakabileceği bir varis yoksa, krallık, bir kuzunun gövdesinin, aç çakallar tarafından saldırılıp ısırıldığı gibi, bitişik diğer dört krallık tarafından parçalanabilirdi. Krallık, onun aç gözlü komşularının avı olabilirdi. Üstelik onların ülke halkına kötü davranacakları kuşkusuzdu. Bundan dolayı o, kızına yaklaştı ve ona siyasal meselelerdeki kaygılarını açıkladı. Onun, kızını sevmesine ve mutluluğunu düşünmesine rağmen, krallığının ve halkının gelecekteki kaderi için kaygılıydı.

Prenses de onun gibi kaygı duyuyordu. Bu yüzden krallığın geleceğini emniyete alacak bir varis için biriyle evlenmeyi kabul etti. Babasını da krallığın ve halkının geleceğinin korktuğu gibi olamayacağına ikna etti.

ve bundan sonra prensesin müstakbel kocası için arayışlar başladı. Ordunun gençleri, taburlar halinde sıralandı. Ama prenses, onların gözlerindeki sert bakışlardan hoşlanmadığı için hepsi de kovuldu. Yargının gençleri, seçilebilmek için sıralanarak beklemeye başladı. Ama prenses hemen, onların hımbıl görünüşlerinden yoruldu. Komşu krallıklardan genç prensler, kendilerini överek talipler arasına katıldılar. Ama hiçbiri, Caoimhe'nin kalbindeki ateşi parlatmayı başarmadı. Prenses, çiftlikleri, pazar yerlerini ve neredeyse ülkenin bütün her yerini dolaşarak kalbini titretecek birini bulmaya çalıştı. Ne yazık ki, karşılaştığı hiç kimse onu bir nebze olsun etkileyemedi. Bu başarısızlıktan dolayı prensesin kalbi tıpkı babasınınki gibi giderek endişeyle ağırlaşıyordu.

Sonunda, hizmetçinin oğlunun öğrenimini tamamlayıp döneceği gün geldi. O, ona donuk gözlerle bakanlara aldırmadan hafif adımlarla ana yoldan kaleye doğru yürüdü. İnsanlar onun yüzüne baktıklarında, uzun zamandır dünyadan vazgeçmişliğin parıltısını gördüler. Genç, uzun sürgününden eve döndüğü için mutluydu. Krallığın durumuyla ve prensesin kendisine eş aradığıyla ilgili hiçbir şeyi duymamıştı, İnsanlar, onu tanımadılar ama onun prensesin yeni taliplerinden biri olduğunu zannettiklerinden talibin nasıl sınanacağını görebilmek için onu takip etmeye başladılar. Böylece genç adam kaleye geldiğinde, arkasında epeyce bir kalabalık birikmişti. Yeni bir talibin kaleye gelmekte olduğuna dair söylenti, onlardan önce kaledeki prensese varmıştı bile.

Kale hemen, alarm durumuna geçti. Kral, kraliçe ve prenses, büyük salonda konumlarını aldılar. içerdekiler beklentiden daha çok umutluydular. Çünkü birkaç haftadır hiç kimse prensesle evlenmeye talip olmamıştı.

Bu arada genç, kalabalıkların kendisini karşılamaya gelenler olduğunu düşünerek kendinden emin bir şekilde kaleye uzun adımlarla yürüdü, Büyük salona varınca, arkasındaki kalabalık, ondan ayrılarak bir kenarda beklemeye başladı. O, sorumluluğunu bilerek yukarıya krala doğru yürüdü ve önünde eğildi. Kraliçeye döndü ve onu da eğilerek selamladı. O sonra, prensesin gözlerine baktı ve gülümsedi, sonra ayrıca ona da eğildi. Prensesin kalbi, gencin gözlerindeki dünyanın bütün yalnızlıklarını ve bütün yaşama sevinçlerini aynı anda taşıyan ifade ile çarpıldı. Prenses bundan önce iki kez böyle bir derinliği başka birinin gözlerinde görmüş ve kalbinde hissettiği sarsıntıya tanık olmuştu. Kral, ona dik dik bakıyordu. Genç, onun sabit bakışını fark ettiği zaman, tekrar eğildi.

“Bu, senin, evlenmeyi istediğin adam mıdır?” diye prensese sorduğunda, prenses 'Evet', diye basitçe cevapladı.

Büyük salonda bir velvele koptu. Kutlamalar hemen başlatıldı. İnsanlar sevinçten coşmuşlardı. Çünkü krallık artık güvende görünüyordu. Prenses sadece bir eş değil, aynı zamanda kalbinin arkadaşını da bulmuştu.

Kral, kızının evlendiği gencin ne kadar yetenekli bir olduğunu anladığı zaman, prenses Caoimhe'ye olan sorumluluk ve otoritesini delikanlıya devretti. Prenses de, şimdi Merkezi krallığın etkili bir yöneticisi olan Zaja'ya kendi görevlerini devretti. Yine de, yönetici, hiçbir unvanı kabul etmeyecekti ve sadece Zaja olarak bilinecekti. Unvan sahibi olmak yerine, bir öğretmen olarak kararlarının açıklığı ve merhametinin gücü ile insanların yaşamlarından memnun olmalarını sağlamak istediği için onları sürekli yüreklendirerek yönetti.

Ona, memnuniyetin yerine neden mutluluğun hedeflenmediğini sorduklarında sadece güldü. 'Mutluluk, tehlikeli bir illüzyon olabilir', dedi Zaja, 'O asla, memnuniyetin geçici eğlencesinden başka bir şey olamaz. Memnuniyet, acı ve kargaşayla ve doğum sancısıyla da başarılabilir ve bir an bile eğlenceli olmayabilir lakin son derece ödüllendirici olabilir. O, iyi yaşanmış bir yaşamın sonucu olabilir, başarılmış bir vazife, cömert bir iş. Ama böyle bir memnuniyet hissi, bizim, mutluluğa benzettiğimiz hislerin yüzeysel ve baş döndürücü karıncalanmasından daha derindir.'

Zaja, zamanı geldiğinde herkesin ülkesi ve prensipleri için ölmeye zaten hazır olduğunu söyleyerek orduyu dağıttı. Ona göre bir gence veya kadına, ülkesi için öldürmek isteyip istemeyeceğinin sorulacağı zaman asla gelmeyecekti.

O, her türlü yarışmayı yasakladı ve insanlara birçok sözcüğü akıllarından silmelerini söyledi. Rekabet, dedi, tehlikeli bir düşüncedir, çünkü insanları “kazananlar ve kaybedenler” olarak ikiye böler. Kazanmak, kazananların başarısı olduğu kadar, yanlış kategorileri insanları bölerek kaybedenlerin de başarısızlığını ortaya serer. Rekabet çok daha tehlikeli bir başarıya teşvik ettiği gibi tehlikeli bir başarısızlığa da teşvik eder. Bu hileyi, yıkıcı zihniyeti ve yok edici zekayı cesaretlendirmek demektir. Rekabet yerine, Zaja, 'Başarı' sözcüğünü, bütün her şeyde başarıya doğru altın bir yol olarak akıllara yerleştirdi. O, başarının her zaman, diğerlerinin başarısızlığıyla değil onun kendi erdemleriyle yargılandığını açıkladı, Böylece o, belirli birçok alanda her şeyi yapıcı bir tutuma yükseltmiş oldu. Başarıda, iyi olan birinin başarısı kabul edilirdi, ama diğerlerinin başarısıyla mukayese edilerek ya da onların başarısızlığıyla mukayese edilerek değil.

Bir yargıç olarak, Zaja, hükümlerini açıklık ve sağduyuyla verdi. Bundan dolayı halkın küçük bir kesimi ondan hoşlanmamaya başladı. Ama ara sıra, hayli karışık veya acı bir şekilde tartışılan bir durum, ona çözüm için getirildiğinde, Zaja, karşı çıkan tarafları bir masa etrafında topladı. O sonra, farklı desenlerde ve kombinasyonlarda bir dizi küçük resim çıkardı ve sırayla masadakilere dağıtmaya başladı. Daha sonra, davacılar bunlara bakarak, resimlerde kendi kusurlarını, tutumlarının zaaflarını, kesin sonuçlardan kendilerine gelen tehlikeleri gördüler. Sonra komşularıyla yüz yüze ve olumlu bir şekilde doğrudan tartışmaya başlamak için büyük bir hevesle resimleri masaya bıraktıkları söylendi. Böylece saygı ve korku salarak, insanların hakem çözümüne başvurmaktan ziyade, birlikte tartışarak uzlaşmaları gerektiği, yargıcın dağıttıkları arasından kendi seçtikleri resimler ile uyarılmış oldular.

İnsanların şehir meydanında sorunları tartışmak ve eğlenmek için toplandıkları akşamların birinde Zaja'ya, bir insanın nasıl yaşaması gerektiğini sorduklarında o gülümseyerek ünlü vecizesiyle cevap verdi; “Başkalarının size yapabileceğini bildiğiniz şeyleri, siz onlara yapmayın.” Bu döngüyü kırın.”

Zaja, öğrenim görevi için ülke dışına gönderildiği zaman, ilk olarak bir kral oğlu gibi büyük bir konukseverlikle karşılandığı güney krallığına gitti. O, onların sanatçılarından pek çok şey öğrendi. El ve göz becerileri elde etti. Oradan batı krallığına gitmek için ayrılma zamanı geldiğinde ağır bir kalple yola çıktı.

Batı krallığında Zaja, benzer şekilde güler yüzlülük ve konukseverlikle karşılandı. Onların şairlerinden sözcüklerin inceliğini, sözcüklerin şiir ve hikâyelere nasıl yerleştirildiğini, sayısız kuşakların bilgi ve bilgelik dolu eserlerini öğrendi. ve sonunda, onlara veda ederek kuzeye döndüğünde yine ağır bir kalp taşıyordu.

Kuzey krallığında, kralın bütün ailesi, Zaja'yı kalplerine aldı ve onu, aileden biri olarak kabul etti. Onlar, bilgiye ve düşünceye tutku derecesinde düşkündüler. Mahkemelerde en sevilen eğlence, tartışmaydı. Zaja, onların filozoflarından retoriği, mantığı ve metafiziği öğrendi. Oradan ayrılmadan önce, tartışmada onların hepsinden daha usta biri olmuştu. Onların ileri sürebileceği en kusursuz argümanlara karşı kendi mantığını koyarak sabahın erken saatlerinde horozlar ötünceye kadar dalga geçebilirdi.

Zaja, doğu krallığına vardığı zaman başarılı bir delikanlı olmuştu. Orada, resmi olarak ve kibar bir şekilde karşılandı, ama hemen oradaki kültürün farklı olduğunu hissetti. Ona, askeri akademide bir askeri öğrenci olarak bir yer gösterildi. Ama üç günden sonra gençlerin kavga etmedeki becerileriyle böbürlenmesini ve öldürdükleri insanların çetelesini dinlerken, Zaja, bu yere ait olmadığını anladı.

Özellikle öne çıkarılarak kutlanan gencin biri, akademinin en iyisi olarak herkesin takdirini topladı. Onun kaderi bir savaşçı olarak parlak bir kariyer için çizilmişti. Bu genç, o gün askeri eğitim alıştırmalarını seyretmeye gelen kralın erkek yeğenlerinden biriydi. Kral yeğeninin atletik marifetlerine hayran oldu. Gülerek öğrencileri eğiten komutanı çağırdı. 'Bu gence özen göster', dedi. 'O bir gün büyük bir savaşçı olacak. Onda bir köpeğin ruhu var.' ve genç o günden sonra, 'Shumaka' adıyla anıldı. 'Shumaka' halkın bir av köpeği için uydurduğu söylenen eski bir terimdi.

Zaja, şaşkındı. Bu yerde işine yarayabilecek nasıl bir eğitim göreceğini anlayamıyordu. Atletik alıştırmalara ise hiçbir meyli yoktu. Bir gün eğitici onları, içine bir elma attığı bir kuyunun yanına getirdi. 'Sadece yayını ve oklarını kullanarak elmayı kuyudan kim geri çıkarabilecek bakalım şimdi?”dedi. Öğrenciler, kuyunun içindeki elmaya dikkatle baktılar.

“Ok için bir ip var mı?”

“İp mip yok, sadece senin yayın ve okların var.”

Öğrenciler birbirlerine baktılar ve sonra düşünmeye başladılar. Baktılar ve düşündüler ve düşündüler ve şaşırdılar. Sonra Shumaka, öne çıkarak kuyuya eğilip elmaya baktı, sadağından bir ok aldı ve oku atarak elmaya sapladı. Sonra, ilk okun sapına yerleşen başka bir ok attı. Başka bir taneyle öncekini, sonra tekrar ve tekrar vurdu. İçeriye uzanıp alabileceği yere gelinceye kadar okları atmaya devam etti. Sonunda uzandı ve okların en ucundaki elmayı dışarı çıkardı. Bu başarıyı herkes kendiliğinden alkışladı. Onun en ateşli taraftarlarından olan küçük bir grup, uydurmuş oldukları ve her fırsatta kullanmaya can attıkları bir tekerlemeyi ritmik bir şekilde söylemeye başladılar:

“Shumaka, Shumaka,

Korkun, korkun, korkun.”

Ama Zaja, bu yaltaklanmanın gürültüsünü bastırmak için sesini yükselterek: 'Eğer görev elmayı geri almaksa, çatallı bir değnek, bunu daha kolay başarmış olmayacak mıydı'?

Kalabalığın, sorunun sivriliğini ve Shumaka'nın marifetine ima edilen hakareti sezmesinden kaynaklanan bir sessizlik oldu.

Shumaka, bir savaşçının öfkesine büründü. Zaja'ya yaklaştı, elde kılıç. 'Benim, çatallı bir değnekle yapacak olduğum tek şey, onu senin kıçına şaplatmak ve emziren bir domuz gibi seni bir tükürükle kızartmaktır.'

“Konuşan, gerçek bir köpek sanki,” diye cevapladı Zaja.

“Bir tazı, avcı bir tazı. Ben, teke tek bir savaş için sana meydan okuyacaktım, ama o, yaşlı bir kadına meydan okumaya benzeyecekti. Ben, herkesin maskarası olacaktım.”

“Sen zaten herkesin maskarası olacaksın.”

“Tazının dişlerinden sakın,” şiddetli bir tehditle Shumaka cevapladı ve yürüdü, onun hayranlar grubu da arkasından.

Bir zaman sonra, Zaja, ip atlayan ve bu arada sürekli ritmik bir tekerleme söyleyen bir grup çocuğun yanından geçerken durdu ve onlara yaklaştı.

“Siz yeni bir ip atlama tekerlemesi ister miydiniz?” diye sordu.

“Biz, yapacaktık,” onlar, istekli bir ahenkle yanıt verdi.

“İpi çevirin, ben söylemeye başlayacağım.”

Onlar, ipi çevirdi ve Zaja, yeni tekerlemeyi söyleyerek ip atlamaya başladı.

'Shumaka, Shumaka,

bir, iki, üç,

Shumaka, Shumaka,

kimdir o?

Shumaka, Shumaka,

Kaldır patini,

Shumaka, Shumaka,

köpek, ağaca işer.”

Onlar, özellikle hafife almak için, bacağını kaldıran ve tek ayağıyla zıplayan bir köpeği taklit ederek kahkahalara boğuldular. Onlar zaten şöhreti yüzünden Shumaka'yı tanıyorlardı.

İçlerinden biri, “Shumaka, bundan hoşlanmayacak.” dedi

“Tabii ki, hoşlanacak,” dedi Zaja. “Shumaka komiktir ve harika bir espri anlayışı vardır. Merak etmeyin, bu şakayı beğenecektir.”

Çocuklar, yeniden atlamaya başladılar. Bu sefer yeni Shumaka tekerlemesiyle, işeyen bir köpeğin hafife almasının en komik taklidini yapmak için birbirleriyle yarışıyorlardı Günler geçtikçe krallıktaki her çocuk, yeni atlama tekerlemesini öğrenmişti ve yaramazlar neşeyle zıplayarak sürekli bunu söylüyorlardı.. Ancak, bir sabah bir çocuk, bir ağaca asılmış olarak bulundu. Bir atlama ipi, bir celladın ilmiği olarak boynuna dolanarak onu boğarak ölümüne neden olmuştu. Bu olay iple oynayan çocukların sevinçli seslerine ve tekerlemeye şarkısına son noktayı koydu.

Mevsimin sonunda, Shumaka ve grubu akademiden mezun olacaktı. Herkes Shumaka’nın en fazla umut verici öğrenci olarak lanse edildiğini bildiğinden, mezuniyet töreninde göstereceği marifetleri merakla bekliyordu. Diğerleri, okçulukta, kılıçta, kavgada, mızrak savurmada, kendi başarılarını göstermeye hazırlanıyordu. Mezuniyet derecelerini yükseltecek olan, bu günlerde gösterecekleri başarının derecesiydi. Ama Shumaka, üç gün boyunca ortadan kaybolduktan sonra geleneksel akşam yemeği başlarken, arkasında bir sırt çantasıyla büyük salona girdi. Dosdoğru masanın baş tarafına yürüdü ve sonra kralın önünde sırt çantasını silkeledi. Dışarıya üç kesik baş düştü.

“Bunlar, krala haraç vermeyi kabul etmeyen Annally'ın lordu Conall'ın üç savaşçı oğlunun başlarıdır. Ben, hepsine teke tek savaş için meydan okudum ve onların üçünü de öldürdüm. Gecenin içindeki bu bağırtılar Annally'ın kadınlarının feryatlarıdır, genç yiğitleri için ağıt yakıyorlar.”

Bütün konuklardan çılgın bir alkış yükseldi. Shumaka'nın taraftarları, ayaklarını yere vurarak sürekli malum tekerlemeyi söylemeye başladılar:

“Shumaka, Shumaka,

Korkun, korkun, korkun.”

Kralın sağında oturan ordu kumandanı, gururla bildirdi, “Kim, Shumaka’mızın sahip olduğumuz gelmiş geçmiş en büyük kahraman olduğunu inkâr edebilir?”

Zaja, ayağa kalktı. 'Ben, ederim', dedi. Salonda gergin bir sessizlik oldu.

“Ben, Shumaka'ya Annally'ın lordu Conall'ın oğulları olan bu üç genci öldürmenin neden zorunlu olduğunu sormak isterim. Lord şimdi krala haracı mutlulukla ödeyecek mi? Hayır? O şimdiden, onların intikamını almak için ne yapacağını düşünüyor mu? Kesinlikle öyle. Eğer Shumaka, kral ve lordun arasında var olan ve gerçekten onu kızdıran problemi çözememiş, tersine ağırlaştırmıştır. O, Annally'ın kadınlarının ıstırabından niye bu şeytani sevinçle söz ediyor?”

Shumaka, öfkeden bembeyaz olmuş yüzüyle Zaja'ya döndü. “Eğer bu, bir çözümü getirmezse bile savaşı getirecek, bu bizler için şan kazanma fırsatıdır.”

“Anlamsız katliamda şan, nerededir? Annelerin üzüntülü feryatlarını dinlemekte memnuniyet, nerededir? Bu, şan değildir. Bu, rezalettir.”

“Bunlar, bir korkağın sözleri ve ben, bu sözlere, benim bir hemşerim tarafından söylenmediği için aldırmayacağım. Sen, kral tarafından incelikle korunmadın mı, ben, savaşman için sana meydan okuyacaktım, ama eğer sen şimdiye kadar, bir yaya ok takmayı veya bir kından bir kılıcı çekmeyi öğrenebildiysen biz, yeniden karşılaşacağız.”

“Niye? Birisi ip atlayarak etkili olabiliyorsa neden bir kılıç veya bir yayla sıkıntıya girsin?”

Mutlak sessizlik salona bir gülle gibi düştü. Salondaki herkes kahramanın adına uydurulmuş olan ip atlama tekerlemesinden haberdardı ve şüphesiz çocuğun, neden öldürüldüğünü biliyordu, ama hiç kimse şimdiye kadar, bu gerçeği dile getirmemişti.

Shumaka donup kaldı. Tepki göstermek, suçu üstlenmek olacaktı, bundan dolayı hiçbir tepki göstermedi. Ama Zaja, şimdi yaşamının tehlikede olduğunu biliyordu. Bu yüzden salonu terk etti. Shumaka ve uşakları olan çetesi onu sağ bırakamazdı, şölen bitinceye kadar kaçıp kurtulmak için birkaç saati vardı. Ve Zaja kaçtı.

Zaja, bilgeliği edinmeden ve yılanı ele geçirmeden, Merkezi krallıktaki evine dönemezdi. Bundan dolayı yeniden, bilgeleri, Azizleri ve keşişleri aramak için bu sefer bir hacı olarak bütün ülkelerin her yanını dolaşmaya başladı, Hiç kimse ona yılanı nasıl ele geçirebileceğine dair tavsiyelerde bulunmadılar. Keşişler, Azizler ve bilgeler, bu konuda konuşmak bile istemiyorlardı.

Neden sonra, şifacı olarak ünlenmiş ve bir kahin olarak kabul edilmiş yaşlı kadına ulaştı.

Zaja daha ağzını bile açmadan kadın ona, bir görevinin olduğunu ve hâlâ, gidilecek uzun bir yolu bulunduğunu bildirdi. Kadın Zaja’nın görevinden irkilmedi ve Zaja yılandan bahsettiği zaman diğerleri gibi sessizleşmedi.

Zaja, yaşlı kadın çevredeki otları ve meyvelerini toplarken, üç gün, üç gece onun kulübesinde kaldı, O kadının kuluçkaya yatar gibi kendi sorunuyla içten içe ilgilendiğini bildiği için onun üzerine varmadı.

"Sen, yılanı gün batımında aramalısın. Bilgeliği bulmak için, sınırlara, yerlerdeki çukurlara bakmalısın. Bundan dolayı senin yolun, batıda veya kuzeyde değil, buradadır. Senin, aradığın yer, karada, denizde veya havada değil, bütün bunların arasındadır. Batan güneşin ateşinin söndüğü yer, yılanın, istirahat ettiği yerdir."

"Bu yerin bir adı var mı? "

Avcıların ülkesi olan Tireragh’ı ara. Sen eğer, yaz ortasında güneşin yolunu izlersen onu bulacaksın.

Zaja, ona teşekkür etti ve yönünü batı ve kuzeyin arasına çevirdi.

Yolunu kuzeybatıya çeviren Zaja, dağların arasında bir göle rastladı. Göl, ıssız dağın içine yerleştirilmiş bir mücevher gibi akşam güneşinde ışıl ışıl parlıyordu. Yalnızlık ve sessizlik, gencin aklını alıp onu hayran bıraktı. Bunun üzerine bir mola vererek bir süre orada oyalanmaya karar verdi. Yakındaki bir balıkçının kulübesi ona sığınak oldu.

Civardaki kuru yaprakları toplayarak bir ateş yaktı. Karanlık çökmeye başladığında gölün kıyısına oturdu ve ara sıra mor dağın yamacında keçilerin melemesiyle kırılan ince sessizlikten huşu duyarak gölü seyretmeye başladı. Birden bir ses duydu ya da farklı bir ses duyduğunu sandı. Alçak sesle fısıldayan bir kadının sesine benziyordu.

Sesin hayal gücünün bir oyunu olduğunu düşünerek dikkatle dinledi. Onu daha da şaşırtan, sesin düzenli olarak gölden geliyor olmasıydı. Alacakaranlıktaki göle bakarak ne kadar yoğunlaştıysa da gittikçe yükselen sesin kaynağını tespit edemedi. Uykuya dalarken bile o ritmik ses kulağında dolaştı durdu.

Şafaktan önce uyandığında melodiyi rüyasında gördüğünü düşündü, ama sesi yeniden, rüzgârdan dinlediğini fark etti.. Kulübeden dışarı koştu ve gölü bakışlarıyla taradı. Gördüğü manzarayla şaşkına döndü. Bir kız, yürüyerek ya da koşarak gölün üstünde dans ederek onun daha önce fark etmediği küçük bir adaya doğru o şarkıyı söyleyerek yaklaşıyordu. Zaja, uyanık olduğuna iyice emin olmak gözlerini ovuşturdu.

Zaja, gölü ve adayı iyice araştırmak için çabucak kahvaltısını bitirdi ve en yakın dağ yamacına tırmandı. Böylece göle ve adaya iyice bakabilecekti. Güneş, ona tüm sahneyi görmesini sağlayacak bir yüksekliğe doğru tırmanıyordu. Birden adada bir hareketlenme gördü, ama bu hareket edenin kız mı yoksa daha başkalar mı olduğunu anlayamayacak kadar uzaktaydı. Daha sonra, kızın suyun üzerinde uçar gibi sekerek sahile doğru gelmekte olduğunu gördü ve yeniden, hafifçe o şarkının gerilimlerini duydu. Bu arada kız buzdan katı bir çarşaf üzerindeymiş gibi suyun üzerinde bir kez daha sıçradı.

Zaja, onu yakından izledi ve onun, gölün uzak kenarından kıyıya çıktığı büyük bir kayayı işaret olarak zihnine yerleştirdi. Kız karaya çıkar çıkmaz gözden kayboldu. Zaja aceleyle yamaçtan aşağı indi ve mimlediği büyük kayanın olduğu sahile doğru koşmaya başladı. Gizli bir geçit olup olmadığını anlamak için etrafı araştırdı, ama hiçbir iz bulamadı. İç tarafları araştırdı ve dağdan aşağı inen bir patikaya rastladı. Kız tekrar ortaya çıkıncaya kadar kayanın arkasında saklanarak beklemeye karar verdi.

Zaja’nın nöbeti, bütün gün devam etti. Akşam oldu ve güneş, şarkıyı ilk kez duyduğu zamanki konumuna indi. Başını kaldırıp yukarı baktığında onu gördü, ona o kadar yakındı ki, kızın şarkısının mırıltısını duyabiliyordu. Kız sonra sesini yükseltmeye başladı ve suya ilk adımlarını attı. Oydu, şarkı, dalgaların üzerinde onun ağırlığını yok ediyormuş gibi, onun sevinci, onu saf ruha dönüştürerek adaya taşıyormuş gibiydi. O, güzeldi, bütün yaşamın inceliği, onun varlığında yoğunlaşmıştı sanki. Zaja, ona hemen vuruldu. Onun, su üzerinde kayar gibi gidişini izledi. Gözden kaybolduğu zaman üzüntüye gark oldu. Onu, merak etmeye başladı. O, adada bir gençle mi buluşuyordu, onu oraya bir tüy gibi taşıyan bu buluşmanın sevinci olmasındı sakın?

Kız adada gözden kaybolunca Zaja, kayanın arkasından çıkmaya cesaret ederek kızın, sudaki yolculuğuna başladığı yeri incelemeye gitti. Sığ suda yürümeye başladı ve ilk adımında, orada bir atlama taşı olduğunu gördü. Sonra hislerine güvenerek ilerlediğinde başka bir taşı, sonra başka bir taşı daha keşfetti. Ama taşlar düz bir çizgi izlemiyordu. Zaja taşlara basarak ilerlemeye başladı. Sabit olduğunu sandığı taşlardan birine bastığında ayağı kaydı ve suya düştü. Suda ilerlemeyi defalarca denedi, hatta bir değnek alarak onun yardımıyla sıkı adımlar atarak yürümeye çalıştı ama o taşların matematiğini bir türlü çözemedi.

Güneş tepedeydi ve Zaja, kayanın kovuğunda giysilerini kurutuyordu ki, kızın şarkısını yeniden duydu ve suyun üzerinde onun geri gelişini görmek için göle baktı. Bu sefer, saklanmadan onu bekledi. Kızın ayakları suya girmiyor, suyun üzerinde kayarak ilerliyor gibiydi. Kız karaya ulaştığında durdu ve onu gördü. Onu ıslak giysiler içinde görünce de gülmeye başladı.

"Yani sen iki ayağınla suya basarak adaya geçebileceğini mi düşündün?"

"Ben, aydınlanmayı arayan olan bir gezginim", dedi Zaja. "Senin harika şarkın benim ilgimi çekti ve gölün üstünde yürüyerek yaptığın yolculuk bende hayranlık uyandırdı.”

"O halde sen şimdi meraktan ve hayranlıktan iyice kurtulmuş olmalısın."

"Aksine, ben bu alışılmadık durumun, orada bu kadar olağanüstü biçimde sana ne getirdiğini görmek için adaya geçmekte öncekinden daha fazla niyetliyim.”

"Korkarım sen, sevinç adasına giden yolu bulmak için daha uzun bir zaman harcamak zorunda kalacaksın. Adımlarını ne şekilde atacağını öğrenmeye çalışırken ne kadar beceriksiz olduğunu gördüm."

"Öyleyse bana bunun yolunu anlat, ben de seninle adanın zevkini paylaşmak için gidebileyim".

"Sen bunu şimdi anlayamazsın. Ada, sevince adanmıştır, zevke değil. Zevk, vücudun temel tecrübesidir. Bir hayvan, haz alma yeteneğine sahiptir ve zevk duyar. Zevki sevinç katına yükseltmek için işin içine ruhu katmalısın, yani tini."

"Öyleyse senin adana beni al ve bana bunları öğret. Ben, çok istekli bir öğrenci olacağım. "

"Ben, adaya seni alamam. Herhangi biri oraya sadece tek başına geçebilir."

"Öyleyse bana adımlarımı nasıl atmam gerektiğini öğret. Ben, taşların matematiğini çözmeyi denedim, ama başarılı olamadım."

"Sen, adaya ayak basmadan önce oraya nasıl varabileceğinin mantığını ve matematiğini anlayabilmek için uzun bir zaman harcamalısın.”

"Haydi bana anahtarı ver, ben de senin gibi gölü geçeceğim".

"Anahtar!” diye haykırdı kız, gülerek. "Sen, her şeyi nasıl da küçümseyerek basitleştirdin. Eğer sen, gölü geçmek istersen, şarkı söylemeyi ve dans etmeyi öğrenmelisin. İşte sana anahtar."

"O halde bana şarkı söylemeyi ve dans etmeyi öğret".

Kız, ona baktı. O şüphesiz çok yakışıklıydı. Sonunda Zaja’nın öğrenme merakı onu harekete geçirdi. Üstelik adaya kendisiyle birlikte gitmeyi istediği için içten içe gururlandı.

"Ben, sana şarkı söylemeyi ve dans etmeyi öğreteceğim, ama benim, adayı ziyaret edebileceğim sadece on beş gün var ve şimdiden onun dört günü geçti. Bundan dolayı sen, hızla öğrenmek zorundasın. Ben her gün, gün doğarken ve tekrar gün batımında orada olmak zorundayım. Bundan dolayı ben her sabah, adadan döndükten sonra sana bir şeyler öğreteceğim. Ama ben, bir adamın adaya gitmesinin alışılmış bir durum olmadığına dair seni uyarmalıyım. Çünkü bu durum senin için bazı ters sonuçlara neden olabilir."

"Benim misyonum, bilgeliği aramaktır ve bundan dolayı, kötü sonuçlar olasılığı yüzünden bundan vazgeçmem".

"Çok iyi", dedi kız.

Ve sonra Zaja'nın dersleri başladı. İlkin, onun vücudu, bir ritme bir melodiye uyum sağlamaya başlayıncaya kadar dans etme. Sonraki onun ham sesi, koyu renkli bir sudaki bir alabalığın oku gibi incecik oluncaya kadar şarkı söyleme, Sonunda dalgalanan ve birleşen adımlar ve ritim ve melodi iç içe, tek tek ve birbirinden ayrılmaz hale gelinceye kadar, günün ve gecenin büyük kısmında kız ona bunları öğretti ve onlar dansa tamamen bağlı olarak melodinin taleplerine yanıt verinceye kadar onun bacaklarını ve kollarını ve gövdesini ard arda yumrukladı,

Ve o sonunda derslerinde başarılı olmaya başladığında, ruhunda uhrevi duygular hissetmeye de başladı. Sade bir esintiyle her tarafa sürüklenebilen devedikeninin şeytanarabasını gibi, oraya buraya, kaprisin ya da ruhun dikte ettiği her yere sürüklenebilecek kadar hafif hissediyordu.

O, istidatlı bir öğrenciydi ve kız ona bir sürü ritmik adım ve birçok şarkı öğretti. O kadar çok şarkı öğrendi ki, bunların arasında, şu anda saldırmak üzere olan vahşi bir kurdu bile uyutabilecek ninniler, ölü bir adamın damarlarındaki kanı hareket ettirecek marşlar, tuzlu sularla tatlı suları birbiriyle karışarak akmasını sağlayacak olan ağıtlar, çetin dağ zirvelerini birbirine aşık edebilecek aşk şarkıları vardı.

Kız önce onun önünde sonra etrafında tek başına ve sonra onunla dans etti. Şimdi her zamankinden daha duyarlı ve daha bağımsız olan güzel vücudu, adeta melodiyle, dansın ritimleri ve öpücükleriyle sevişiyordu. Zaja ona sarılmaya can atıyordu ama onun bu harikulade uçuşunu kesmekten korkarak bu isteğini bastırdı. İşte sonunda dans başlamıştı ve o bu parlak kavuşmayla doruğa ulaşacağını hissediyordu.

Kız sonunda, ona göldeki sevinç adasına onu taşıyacak olan melodiyi, şarkıyı ve dansı da öğretti. Dolunay büyüdü. Kutlama şenliği, yeni ayla başladı. Kız ona, ay yuvarlak bir tepsiye benzeyen bir dolunay haline geldiğinde, seçildiğini ve adadaki rituellerin en önemlisi olan hasat festivali için eğitildiğini açıkladı.

Zaja, endişeliydi, ama aynı zamanda merak içindeydi. O, bu girişimde tehlikeler olduğunu kabul ediyordu. Ama bunun için kendisini hazırlamıştı. Kız gölün üzerinde ışık-ayaklarıyla uçtuğu zaman, onu izledi. Daha sonra kendini tamamen dansa verdi. Sağa sola bakmadı, sahneye göz atmadı ve kızın zarif vücuduna bir bakış bile fırlatmadan adaya ulaştı. Etrafa bakınırken, kızın ona doğru geldiğini gördü. Kızın yüzü sevginin ışığıyla aydınlanmış gibiydi. Kız onu kollarına aldı ve tatlı bir kucaklamayla ona sarıldı.

Ama güneş, ufka doğru alçalıyordu ve onların yapılacak görevleri vardı. Kız onu adanın tepesinde taştan oyulmuş çıplak bir masanın yer aldığı merkeze götürdü. Bu masanın etrafında deniz tarafından biçimlendirilmiş üç büyük taş duruyordu. Kız, güneş batmadan önce bu taşların her birinin etrafında dokuz kez döndü.

"Sen, taşların etrafında niye dönüyorsun?” diye sordu.

"Çünkü bu hasat şenliğinin bir parçasıdır. Hüürmetin bir işareti ve bize yaşamı ve yiyeceği getiren ve aydınlatan güneşe minnettarlıktır. Bizim saygımızın bir işaretidir."

"Eğer sen, bunu yapmasaydın ne olacaktı?"

"Gelecek yıl bu kadar şanslı olmayacaktık. Önümüzdeki yılın hasadı tehlikeye düşebilirdi. Bu taşlar, kutsal olarak bilinir. Çünkü adaya gelebilen bazı şeytani kadınlar bazen, yeni ayın karanlık gecelerinde onları çalarak birisini lanetlemek için güneşe karşı döndürürler. Bu taşlara aynı zamanda Lanet Taşları da denir.”

"Ben, senin duanın, böyle yüz kadının kötü niyetini yok etmek için yeteri kadar güçlü olduğunu düşünüyorum.”

"Yarın sabah, şenliğin son günü. Yani biz bu gece burada kalabiliriz. Bizim çiftleşmemizden, hem önemli, hem de iyi bir oğul dünyaya gelecek."

Zaja, kıza karşı güçlü bir arzu duyuyordu. Fakat diğer taraftan o, kutsal yasağı hatırladı. Eğer o, meşe fidanlarını yetiştirmek için yanlarında kalamayacaksa, meşe palamutlarını ekmemeliydi. Biraz sonra, bunun önemini fark etti. O kızla birlikte iyi oğullar dünyaya getirip onları yetiştirerek kendi bedenini ve ruhunu tatmin etmiş olacaktı. Ama kaderi başka bir yere aitti. Ağır bir kalple kıza hitap etti;

"Hiçbir şey, bana seninle sevişmekten ve oğullarımızı birlikte büyütmekten daha fazla zevk veremez. Ama ben böyle bir durumda kendi görevimi yerine getirmede zorlanırım. Görevim sona ermeden önce, herhangi bir yerde kalıp oraya yerleşmek bana yasaklanmıştır. Yarın sabah yoluma devam etmek için yola çıkmalıyım. Ben seninle sevişmeyi kabul edemememe rağmen seninle yaşayıp, seninle yaşlanmak isterdim. Ama benim için buradan ayrılmak ne kadar güç olsa da, kalıp onları yetiştiremeyeceğim meşe palamutlarını ekmemem gerektiğini biliyorum."

"Öyleyse sen beni yanlış yönlendirdin veya ben, senin adaya gelme arzunu yanlış anladım. Bu, hem senin hem de benim için feci sonuçlar getirebilir,"

"Ben, senin başına herhangi bir kötülük gelmesini istemem. Kendi başıma gelebilecek herhangi bir felaketi kabul etmeye hazırım."

"Eğer ben seni lanetlemezsem, senin başına kötü bir şey gelmez. Sen beni reddetmiş olsan bile ben, bunu yapmak niyetinde değilim.”

"Sen beni lanetle. Israr ediyorum. Böylece ben, senin zarar görmene sebep olmadığımı bilerek hafif bir kalple sonuçları kabul edeceğim.”

"Şüphesiz ki sen beni keder içinde bırakacaksın. Çünkü birlikte geçen günlerimizde ben sana kalbimi vermiştim. Benim kalbim, senin lanete uğramanı kaldıramaz."

"Ama sen, bunu yapmalısın. Şimdi gel, lanetle beni."

Kız, üç taşlı masaya gitti ve dokuz kere onların etrafında dönerek her birini güneşe karşı döndürdü.

"Şimdi, bana lanetin ne olduğunu söyle", dedi Zaja.

"Sen asla, bir oğulun babası olmayacaksın", diye kız üzgün bir şekilde cevap verdi.

"Öyle olsun", dedi Zaja.

Ve kız, gölün üzerindeki dansına geri döndü.

Zaja, güneşi takip ederek kuzeybatıya doğru ilerledi. O bir hacı olarak hâlâ ilim irfan arayışı içindeydi. Gittiği her yerde insanlar ona yardım ettiler. Böylece yönünü tayin etti. Orada hiç bulunmamışlardı ama onlar Tireragh'ı biliyorlardı. “Bu avlak dağlarla denizin arasında yer alır. İlim ve irfanın gündelik işlerden olduğu bir yerdir, orada yaşayanlar çiftçilik ve balıkçılıkla geçinir, kışlık odunlarını ormandan ağaç biçerek karşılarlar.” dediler

Zaja, kendisine verilen yönergeleri izleyerek Kurban kayalarını ve Sarsılan kayaları geçti. O, balıklı gölden ve yolu koruyan avcıların kulübesinden sonra dağların arasındaki vadide yürüyüşüne devam etti. Bir ara, dar ovanın yüksek bir yerinden aşağısını seyretti. Ovanın ötesinde sonsuz deniz, başının üstünde havadar bulutların haşmetli örtüsü vardı. Zaja, varmak istediği yere geldiğini anladı. Burası, güneşin yakıcı ışıklarıyla yıkadığı gökyüzünün ve denizin arasında son sınır toprağı olan dağdı.

Yolda bazı çobanlarla karşılaştı ve bilimsel arayışını bildiklerini anladı. Onlar, onu bilginleriyle ünlü bir hanedanın yönettiği Lecan kalesine yönlendirdiler.

Zaja, oraya vardığında, orasının müstahkem bir kale değil, onlarca küçük kulübeyle çevrili büyük bir malikâne olduğunu gördü. Onu sıcak bir nezaketle karşıladılar ve öğrenci olduğunu öğrendiklerinde kendisine kulübelerin birinde barınabileceği rahat bir yer gösterdiler.

Kalenin etrafındaki kulübelerden oluşan köy, alışılmadık bir yerdi. Sakinlerin bir kısmı, kendisi gibi genç öğrencilerdi. Diğerleri, hukuk, çeşitli el sanatları ve tarih öğretmenleri, din bilginleri, kitap-ciltçileri, şairler, hikâye anlatıcıları gibi çeşitli sanatların ustalarıydı. Ayrıca kendi sanatlarında mükemmel ürünler veren kalfalar, ustalar ve çiftçiler, fırıncılar, aşçılar ve hizmetleri sağlayan bütün zanaatçılar birliği de vardı. Birlikte yaşamanın gerektirdiği her türlü ihtiyaç tüm toplumun gayretiyle sağlanıyordu..

Buraya gönderilen bazı öğrencilerin çantalarında öğrenim masraflarını karşılamak üzere altın paraları vardı. Zaja’nın ise üzerindeki giysilerinden başka hiçbir şeyi yoktu. Bu nedenle o esnaflarla, ustalarla, yardıma ihtiyaç duyan herhangi birisiyle çalışmaya gönüllü oldu ve böylece, ustası olduğu becerilerine ek olarak yeni beceriler kazandı. Hat sanatlarına, şiire ve etkili hikâye anlatımına egemen oldu. Eski dilleri ve bütün köklü ailelerin tarihlerini ve soyağaçlarını öğrendi.

Bu harika okulu yöneten hanedan ailesinin başkanı Mac Firbis’ti. Bin yıldır onlar, babadan oğula geçen bu geleneği sürdürmüştü. Bilgi merakı ve üretim yeteneği garip bir şekilde kuşaktan kuşağa geçmişti. Zaja, öğrenimini bu harika yerde sürdürmekten çok memnundu bu yüzden üç yıl orada kaldı.

Zaja, Lecan kalesinde öğreterek ve öğrenerek üç mutlu yıl geçirdi. Gönülsüzce de olsa bu mutlu geçen üç yılın sonunda buradan ayrılma zamanının geldiğine karar verdi. O, arkadaşı ve ailenin reisi Firbis'ten bir buluşma rica etti. Bu şekilde gitmek istediğini açıklayarak minnettarlığını ifade edecek ve onunla vedalaşacaktı.

Onu, kütüphane olarak kullanılan, kalenin en üst odasına yönelttiler. Odadan içeri girerken kapının önünde duraksadı. Bu odayı ilk kez görecekti. Normalde sadece ailenin mensupları burada çalışabilirdi. Odada her duvarın önüne konulmuş dört masa vardı ve her masada, yazıcı teçhizatı diziliydi. Birçok bitmiş kitabın deri ciltlerine tutturulmak için bekleyen bir kaç ahşap tutturaç da masalara konulmuştu.

Bir masada, Zaja'ya arkası dönük olarak Mac Firbis oturuyordu. O, genci karşılamak için ayağa kalkmadığı gibi yerinden bile kıpırdamadı.

Zaja, işe dalmış görünen yaşlı bilginin dikkatini çekebilmek için birkaç adımı attı ve onun yüzünün bir anlık görüntüsünü yakaladığı zaman, düşüncenin derinliğinde olduğunu anladı. Bu nedenle o, ziyaretçinin gelişinden açıkça bihaberdi. İki elini masanın altına uzatmıştı. Avuçlarında kapakları kapalı bir kitap duruyordu.

Zaja birkaç adım daha attı. Şimdi yaşlı adamın gözlerinin açık olduğunu ve kapalı kutuya odakladığını görebiliyordu. Bilgin yavaşça, ona doğru döndü, meditasyonundan çıkabilmek ve genç adamla meşgul olabilmek için büyük bir gayret sarf ettiği belliydi.

"Ben, sizin izninizi istemeye geldim, efendim."

"Bu kadar çabuk, öyle mi genç adam?”

"Ben, burada mutlulukla tüm yaşamımı harcayabilirim, ama bazı yükümlülüklerim var. Kaderimin, başka bir yerde olduğunu biliyorum, benim, kaçınamadığım kaderimin."

"Sen, derin dürtülerini izlemekte haklısın. Sen, adanmış bir öğrenci oldun. Ben sana her nereye gidersen iyi yolculuklar dilerim, Sen, burada geçirdiğin zamandan memnun musun?"

"Evet, her günün her saatinde ben, yeni bir şey öğrendim, bazı yeni beceriler elde ettim. Bilgisinin tohumlarının dağıtmaktan sevinç duyan öğretmenlerin ve düşüncenin zengin hasadını dermekten zevk duyan öğrencilerin arasında olmak benim için büyük bir mutluluk."

"Hiç pişman oldun mu?"

"Evet, benim, geride bıraktığım ve bilginin böylesine zengin kaynaklarını araştırma fırsatım olmadan yaşadığım yıllar için." Gencin gözleri, odanın her tarafına dikkatle yığılmış olan ve yaşlı adamın masasında duran büyük kitapların üzerinde arzuyla gezindi.

Bilgin, gülümsedi. "Ah, evet, kitaplar. Ama kitaplar, yanlış anlaşılabilir ve aşırı değerli sanılabilir. Sen yolculukların esnasında bilgeliğin, sadece literatürü korumak olmadığını, okuma ve yazma becerisinin mankafaya bilgeliği bağışlamadığını fark etmiş olmalısın. Evet, kitaplar, bizim en yüksek düşüncelerimizin depolarıdır, ancak sadece o kadar. Kapları ve içindekileri birbiriyle karıştırmamak gerekir. Endişem şudur ki, eğer biz, düşüncelerimizi edinmek için kitaplara gereğinden fazla güvenirsek, korkarım kafamızın içini boş bırakma tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz."

"Bütün yaşamını kitapları derlemeye vakfetmiş biri için garip sözler bunlar. Neden onları kilit altında tutuyorsunuz peki?”

"Kilit altında değiller." Diyerek yaşlı adam, gülümsedi. "El altında değiller sadece. Hem kitaplarda olan şeyler aslında bizim kafalarımızın içinde olmalıydı. Eğer böyle olsaydı, danışmak için hiçbir kitaba ihtiyaç duyulmazdı."

"Şüphesiz, eğer, onlarda olan her şeyi ezberlemek kitaplara danışmaktan daha kolay olacaksa."

"Daha kolay, evet, bizim derdimiz bu. Eğer biz, bir şeyi daha kolay olduğu için yaparsak, bizim akıllarımız, daha tembel olmayacak mı? Biz, bilgiyi özümleme, onu tutma, onu tekrar hatırlama yeteneğimizi kaybedecek miyiz? Eğer biz, onlara çok fazla güvenirsek kitaplar verimsiz olabilir. Eğer biz, ihtiyaç duymadan koltuk değnekleri kullanırsak, yardım edilmeden yürüme gücümüzü kaybedebiliriz. Kitaplar, canlandırabilir, ama aynı zamanda dondurabilir de. Bir adam, uzak bir yerden buraya gelir ve yüzlerce nesil için ağızdan kulağa geçen harika bir hikâye anlatabilir. Eğer biz, onu kaydedersek ve bu kaydı herkese açık hale getirirsek hikâye dondurulmuş olur; Onun değişimi, büyüyerek geliştirilmesi durur. Artık insanların akıllarından ve hayal güçlerinden süzülen canlı bir şey değildir, Bir anlamda, artık ölüdür. Biz, onu kaydederek onu öldürdük. Bir koleksiyoncunun defterindeki ölü bir kelebek gibidir. Bizim, burada yaptığımız şey kayıttır ama bu kayıtlar herkesin ulaşamayacağı bir konumda olduğu için, hikâye, ağızdan kulağa geçmeye devam eder. Her yeni anlatılışında yeniden yaratılmayı sürdürür."

"Siz, kitapların önemini ve esrarını azaltıyorsunuz, lakin ben içeri girdiğimde, sizin, o kitaba tapınırmış gibi eğildiğiniz izlenimini edinmiştim.”

Yaşlı adam, güldü.

"Ben, meditasyonumda kaybolmuş olabilirim. Kitaptaki harika bir sözcük için kendimden geçmiş olabilirim. Ama tapınma, aptalca bir sözcük ve tehlikeli bir kavramdır.

"Bizim atalarımızın, yılana taptıkları söylenir. Benim öğrenme görevim, yılanı ele geçirinceye kadar yoluma devam etmemi zorunlu kılıyor.”

"Sana bu öğrenme görevini veren usta, seni uzun bir yolculuğa göndermiş.”

Yaşlı bilgin eğlendiğini gizlemeye gerek duymadan gülümsedi.

"Sen, onun, senin geri dönmeni istediğine emin misin?”

"Benim uzakta kalmamı niye istesin ki? Sanırım görevin zorluğunu doğrultusunda, benim öğrenme yeteneğimi ve ihtiyacımı ölçülmüştür ve bu görev için ben ona minnettarım. Her şeye rağmen görevimi başarmayı ve ondan sonra evime dönmeyi isterim. Siz, bana herhangi bir tavsiyede bulunabilir misiniz?"

"Ben kesinlikle senin, bir yılan veya o yılanı aramaya devam etmemeni tavsiye edeceğim. Yoksa evini asla yeniden görmeyeceksin. Sen, farklı şekilde düşünmeyi öğrenmelisin, anlamların arkasındaki anlamı sezmek, sözcüklerin suyunu sıkarak özü dışarı çıkarmak. 'Ele geçirmek' sözcüğünü sına örneğin. O, neyi ifade eder? O, neyi ima eder? Senin, korktuğun ondan kurtulmak mı? Onun korkusundan kendini kurtarmak mı?"

"Anlıyorum. Eğer bilgeliği elde edebilirsem korkudan kendimi kurtarabilirim."

“Senin bilgelik için daha başka bilgilere ihtiyacın var. Sen bilgiyi elde edebilirsin ama bilge olabilmek için bu yetmez. Sen çatlaklardan da bilgeliğe ve bilginin sınırlarına ulaşabilirsin. Ama bilgi aynı çatlaklardan geri kaçabilir ve çatlaklar kapanabilir.

"Ama yılan nedir? Ben, onunla nasıl karşılaşabilirim?"

Yaşlı adam, bir kitap aldı ve masanın üzerine koyarak açtı.

"Buraya bak. Sen, ne görüyorsun?"

"Bir yılan, bir çemberin içinde kıvrılmış".

"Peki, bu ne anlama geliyor"?

"Bizim ilkel atalarımız, daha yüksek bir varlık bilincine erişmeden önce yılana tapıyorlardı."

"Yeniden o sözcük, tapmak. Korkakların ruhuna korku salmak için uydurulmuş bir sözcük. Ne olacaktı, eğer yılan ve yüce varlık birse ve aynıysa?"

"Bu çağda bunu kabul etmek zor olurdu".

"Eğer sözcüklerin terörünü silkip atarsan ve simgeleri okursan hiç de zor olmadığını görebilirsin. Yeniden şekle bak. Sen şimdi ne görüyorsun?"

"Kendi kuyruğunu oburca ısıran bir yılanın, bir çemberin içinde kıvrıldığını görüyorum.”

"Ve o, neyi temsil ediyor"?

"Sonsuzluk böyle bir çember çizer".

"Senin her şeye hemen bir açıklaman var. Sen hazır açıklamaları unut ve yeniden bak. Ya yılan kendini yiyip bitirmiyorsa, ama kendi ağzından ortaya çıkıyorsa? Ne olacak, eğer o, kendi varlığına kendi nefes veriyorsa?"

Zaja, yeniden baktı. "Evet, itiraf etmeliyim ki, öyle de olabilir. Belki de o, kendini yiyip bitirmek yerine kendini yaratıyor."

"Ve ne olacak, eğer o, her ikisini birden yapıyorsa? Ne olacak, eğer o, yaratıyorsa ve yok ediyorsa aynı anda ve daima?"

"Siz şimdi, benim kafamı karıştırıyorsunuz".

"Kafa karışıklığı utanılacak bir durum değildir. Anlamaya giden ilk adımdır. Sonsuz yaratma, problemli olabilirdi, sen, düşünmez misin, sonsuz yok oluş olmadan, yani bir telafi yolu olmadan, tekrar yaratabilecek miydi? Sanmıyorum. Yani gördüğümüz ve bu basit şekilde temsil edilen döngüde, sonsuza dek büyümekte olan evrenin büyük ruhunu sonsuza dek çürütüyoruz, sonsuza dek yaratıyoruz, sonsuza dek yok ediyoruz. Bundan dolayı yılan öyle, sanıldığı kadar ürkünç gelmiyor, değil mi? Sence neden şimdiye kadar daha yüksek yaşamın başka herhangi bir temsili çıkarılmadı?"

"Ben, nihayet görevimin sonuna yaklaştığımı hissediyorum. Ben daha yılanla ilgili daha fazla bilgiyi nasıl bulabilirim?"

"Bilgi ele geçirendir, fetheder. Sözcüklere ekilen terörü kökünden söker. Hayal gücünün vahşi atlarını dizginler. O, ruhun çeliğine su verir. Ama bilgi, bilgelik değildir. Aradaki farkı gözetmeyi öğren. Bilgelik birine, mutlulukla bilginin tiksinç yanılgılarla birlikte yaşayabildiği zaman varır. Eğer sen gerçekten, korkuyu ele geçirmek ve yılanı kucaklamak istiyorsan, Azizle biraz zaman geçirmelisin."

"Aziz, kimdir?"

"Kimileri ona Aziz der, kimileri rahip. O nasıl adlandırıldığına aldırmaz. Böyle tutarsızlıklarla yaşamaktan memnundur. O, çatlaklarla bilgeliğin zorladığı bilgiyi bölen hendeklerin arasında yaşar. Sen ondan yılanı anlamayı kesinlikle öğreneceksin"

Zaja, yaşlı bilgine teşekkür etti ve Lecan kalesinin etrafında onu uğurlamak için bekleyen kalabalıkla son kez vedalaştı. Onlar, onun Azizi bulmak için yola çıktığını duyduklarında, şakayla karışık şunları söylediler: “Sen Azizi aramaya ikindide gitmelisin, eğer sabahtan gidersen orada Aziz yerine rahibi bulacaksın.”

Zaja, yönünü Keeve denilen koruya çevirdi. Ağaçlarla dolu bir yamaçtan aşağı doğru yürüdü. Gümüş ışığın parıltıları altındaki nehrin akışında gümüş ışıklar yanıp sönüyordu. Yeşil fındıkların yorganı, sessizlik ve su. İçinde, insanlardan, bütün yerleşimlerden ve köylerden yalıtılmış durumdaki şelalenin uzak ninnisinin olduğu kırık bir sessizlik ona bu yerin özel olduğunu düşündürdü. Buranın zamanın başlangıcından beri kutsal bir koru olduğunu duymak bu yüzden insanları şaşırtmıyordu.

Bir çağlayana gelene kadar nehrin yatağındaki akarsuyun akış yönünü izledi. Herkesin Aziz diye seslendiği biri çağlayanın önünde diz çökmüş duruyordu. Bu adam onun aradığı kişiydi. Ama o gerçek Aziz değildi. Bu kutsal koruda evi olan bir keşişten, ölümünden sora devraldığı unvanın güncel sahibi olan başka bir keşişti.

Zaja, onu gözlemek için durakladı. Çağlayanın altında, suyun içine aktığı karanlık ve derin bir havuz vardı. Koruya bu havuzun adı verilmişti. Keeve. Aziz, sonuna kadar gerilmiş ellerinin üzerinde ve diz çökmüş durumdaydı. Su, kayalara oyulmuş bu havuza değil onun kucağına dökülüyordu sanki. Zaja, onu meditasyonunda zora sokmak istemiyordu. Yaşlı adam, havuza ellerini sokup suyu avuçladı ve yüzünü yıkadı. Sonra hızla ayağa kalktı ve uykudan uyandırılmış gibi mahmur gözlerle etrafa bakınmaya başladı. Sonunda gözleri, nehrin kıyısında durmakta olan Zaja'ya takıldı.

"Sen, kimi arıyorsun?" diye sordu.

"Seni," diye Zaja cevapladı.

"Neden arıyorsun beni?"

"Bilgelik için"

Aziz, güldü. O, gülünce ela ağaçlarda tomurcuklar neşeyle dans etmeye başladılar.

"Ben, sana biraz yiyecek, eğer istersen gecelemen için de bir yatak verebilirim. Ama senin bulmak istediğin şey bilgelik değil mi?"

"Ben, uzaklardan geldim. Uzun yolculuklar yaptım. Birçok şey öğrendim. Ve ben, yılanı fethedinceye kadar eve dönemem. Senin, bu yolda bana yardım edebileceğini düşünüyorum."

"Bilgeliğe seyahat, daireseldir, o genellikle başlanılan yere geri götürür. Böylece bu yolculuğun gerekli olup olmadığını sınamış olur."

"Ben, görevim icabı bilgeliği aramak zorundayım. Yılanı fethedinceye ve anlamını öğreninceye kadar eve dönmemek zorundayım."

"Bana, onlar bu uzun yolculukta seni bana mı yolladılar? Çok iyi, öyleyse, Keeve'ye hoş geldin. Biz şimdi yemek yiyeceğiz. Bilgelik, biraz ekmek ve azıcık tuzdan daha lezzetlidir." ve Aziz, kendi kendine gülümserken yola koyuldular.

Onlar, meşe kütüklerinden yapılmış, sazlarla ve taze kamışlarla örtülmüş çatısı olan bir kulübeye vardılar. Zaja, kulübenin sade ve tutumlu bir ferahlıkla döşenmiş olduğunu gözledi. Aziz, kapların içine her ikisine de yetecek kadar yiyecek koymaya başlarken bir göz işaretiyle onu masaya davet etti.

"Sen, kendi kendine merak ediyorsun, 'Bu adam, ekmez biçmez. Peki yaşamak için zorunlu olan yiyeceği nereden gelir', diye değil mi?"

"Bu düşünce benim aklımdan geçmişti."

"Bu koru, herkese aittir, sadece bana değil. Benim varlığım burada, onlara bazı güvenceler verir, hepsi bu. Onlar, bazı zamanlarda bilmeye olan merak duygularını ifade etmek ve bazı kutlamalar yapmak için buraya gelirler. Bense, bir bekçiden daha fazla bir şey değilim. Bunun için onlar bana hayatta kalacak kadar ihtiyacım olan bazı şeyleri sağlarlar.

"Onlar, kutsal bir adamı desteklediklerini düşünüyorlardır".

"Hayır, bir koru bekçisini, yani beni desteklediklerini düşünürler, çünkü başka türlü etsiz kalırlardı." Böyle diyerek candan bir şekilde kendi şakasına güldü.

"Onlar, senin, sabahları bir rahip, ikindiden sonra bir Aziz olduğunu söylüyorlar. Bu, neyi ifade eder?"

"Sen, bunun ne ifade ettiğini onlara niye sormadın? Eğer sen, bir ifadeyi anlamazsan, konuşmacıya meydan okumalısın. Bu, kesin bilgiyi elde etmenin en sağlam yoludur. Eğer sen, kesin bilgiyi elde edemezsen, bilgeliği başarmayı nasıl bekleyebilirsin?"

"Ben, konuşmacılara meydan okudum."

"Onlar, ne dedi?"

"Onlar, senin, her sabah doğan güneşe tapınırken kör olduğunu, ama kutsal Keeve’de gözlerini yıkadığın zaman tekrar görmeye başladığını söylediler."

"Her zaman olduğu gibi, onların gözlemi doğrudur ve her zaman olduğu gibi, onların anlayışı sınırlıdır".

"Ben, basiret kazanıncaya kadar seninle kalabilmeyi dilerim. Çünkü en sonunda burada görevimi tamamlayabileceğimi hissediyorum."

"Kalabilirsin, sadece ve sadece sen dilersen. Ben, sana elimden geldiği kadar yol göstereceğim. Ama bilgelik, ölmüş olamaz. O, bölünmüş olamaz ve bilgi veya haber gibi iletilemez. Sen, bilginin yansımasından onu elde edersin, tecrübede yansımadan, yaşamda yansımadan. Ama sen de bilgelik dolu başını burada bırakmayacağını anla."

"Mac Firbis, bilgeliğin, bilgideki çatlaklardan sadece bir an için görülebildiğini söyledi".

"Bu iyi bir saptama. Ayrıca tecrübenin yaralarından ve hayatın içinden sızar. Ve o, başka bir şey, bir görev, bir maceradır. Tanım ise, asla bitmez. Yansıma işte budur."

Sonra Aziz, neşeyle gülerek ziyaretçisi için bir oda hazırlamaya girişti."

"İnsanlar, bildikleriyle korkutulur, insanlar, bilmedikleriyle korkutulur", diye açıkladı Aziz. "Çözüm, insanların akıllarından korkuyu silmek olarak görülebilirdi. Ama korku, tehlikeden onları koruyan şeydir. O, onların, tehlikelerden sakınmasını sağlar. O, onların gençlerine bakmalarını, kışın sıkıntılarına karşı yiyecek temin etmeleri için sabah yataktan kalkmalarını sağlar."

Aziz "Eğer insanlar, yılanı anlarsa", diye açıkladı, "O, bir köpek yavrusu veya bir kedicik gibi uysal olur. Fakat diğer taraftan onlar, terör için bazı başka nedenler icat edeceklerdir. Tanrılar ve şeytanlar tamamen ihtiyaçtan dolayı icat edilir. Bu yüzden öldüren tanrılar ve herkesi alt eden şeytanlar, beyhude şeylerdir. Onların kendilerini birlikte rahat hissettikleri tanrılar ve şeytanlarla baş başa bırakılması insanlar için daha iyidir. Onlara kendi korkularını doğal kabul etmeyi ve onlarla birlikte yaşamayı öğretmek daha iyidir."

Aziz dikkatli ve meraklı öğrencisine "Hikmet arayışı sonu olmayan bir maceradır." diye açıkladı, Zaja’ya. "Sana bu görevi veren ya gerçek bir bilge ya da akılsızın teki olmalı. O seni ya gidip gelmeyesin, ya da donanımlı bir adam olarak geri dönesin diye göndermiştir. Bunlardan hangisinin gerçek olduğu önemli değil. Gerçek olan bilgeliği başarıp başaramadığına kendi başına karar verecek olmandır. Bu yüzden sen, dönmek için hazır olduğun zamanı kendin kararlaştırmalısın.”

"Bilgelik, ara sıra şans eseri elde edilebilir ama çoğunlukla bulutlu bir gökyüzünde güneş ışığının beklenilmeyen parlayışı gibi ortaya çıkar." diye Aziz açıklamayı sürdürdü. "Sen eğer bulutlara bakmıyorsan, ışığı kaçıracaksın. Bilginin tüm hilesi olarak bulutları düşün ve sonra gerçeği gizleyen büyük bir örtü olduğunu fark et. Gerçek, onun arkasında saklanır, saf, değiştirilemeyen, dokunulmaz. Ve eğer biz, gökyüzünün uyanık ve adanmış gözlemcileriysek, bulutlarda ara sıra ortaya çıkan o bakışla kutsanırız. Ama o bakışla karşılaşma olasılığımızı bizim sınırlı yaşamlarımızdaki kapasitemiz belirler."

"Bu, yılanın kaynağıdır," dedi Aziz, bir değnek aldı ve çamurda düz bir çizgi çekerek bu çizginin üzerine birbirinin içine geçmiş ve boyutları gittikçe azalan bir dizi yarım daire çizdi. "Eğer sen, güneşin yörüngesini gözlersen, kışın ortasından yazın ortasına kadar ufukta yükseldiğini, gökyüzünü boydan boya geçtiğini ve ufukta kaybolduğunu görürsün. Bu tıpkı çizdiğim bu dairelere benzer. O her gün, biraz daha alçaktan, giderek daha da alçaktan doğar."

Ve değneğini küçülen yarım çemberlerin üzerinde tekrar gezdirdi. "Şimdi, eğer biz, günbatımından gündoğumuna gece boyunca güneşin hayali yörüngesini çizersek, o, buna benzeyecekti".

Sonra ufuk çizgisinin altına birbiri ardına yukarıya doğru hareket eden yarım çemberlerden başka bir dizi daha çizdi. "Şimdi, sen, ne görüyorsun"?

"Bir helezon" dedi, Zaja.

"Evet, binlerce yıldır törensel taşlara oyulan bir motif. Şimdi, eğer sen, bu şekle yeterince uzun bakıyor olsaydın, sen, onu neye benzetebilirdin?"

"Kıvrılmış bir yılana".

"Ve o helezonun, yılanın ve güneşin, tek bir simgede bizim atalarımızın hayal gücünü tatmin etmek için nasıl birleştiğini. Güneş, ısıyı ve yaşamı bahşeden ateşli yılan veya ejderhadır. Şimdi dünyanın etrafında dolanıyor, hep aynı iştahla yaşamı tüketiyor. Şimdi bana söyle, gökyüzünde büyük bir babacık veya bir grup savaşçı tanrı tasarlamak, evrenin büyük yaratıcı ve yok edici ruhunu gözde canlandırmanın sofistike bir yolu değil mi?"

"Sabahları sen, doğan güneşi mi karşılıyorsun?"

"Karşılıyorum. Ama birilerinin yaptığı gibi tapınmak için eğilerek değil. Kendimizi içinde bulduğumuz bu dünyanın şaşırtan güzelliğine olan hayranlığımı birazcık ifade edebilmek için."

"Sabahleyin ben de sana katılabilir miyim?"

"Katılabilirsin. Ama güneş doğmadan önce tamamlanması gereken bir işimiz, uğramamız gereken bir istasyonumuz var. Bu nedenle sen, erken kalkmalı ve ciddi bir hazırlık yapmalısın."

Gün doğmadan epey önce, ortalık ağaçların arasındaki yolu görebilmek için yeterince aydınlandığında, Aziz’le birlikte yola düştüler. Onlar, oruçlu, yalınayak ve çıplak bacaklıydılar. Taşların dev gibi yükseldiği bir höyüğün tepesinden aşağı emekleyerek indiler. Yine emekleyerek taş yığınının etrafında üç kere döndüler, sonra taşlı yola saparak aşağıdaki nehre doğru devam ettiler. Nehrin kıyısı boyunca sürünerek yanına geldikleri çentikli bir kayanın üzerini elleriyle okşar gibi yavaşça karıştırdılar. Nehrin karşı kıyısında patikanın bittiği yere gelince tırmanarak yukarıya çıktılar ve bir uçurumun kenarını takip ederek aşağı indiler ve yeniden nehrin kıyısına ulaştılar.

Onlar, başlangıç noktasına tırmanmaya başlamadan önce, Aziz, nehrin kıyısından bir taş aldı ve aynı şeyi yapması için Zaja'ya işaret etti. Onlar yeniden höyüğe vardıklarında Aziz, elindeki taşı taşların üstüne attı. Zaja da aynı şeyi yaptı. Güneşin güçlü ışığı ufukta görünmeye başlayınca ayaklarının üzerine basarak dikildiler.

Aziz, taş yığınının tepesinde durdu ve iki kolunu açarak, yükselen güneşi bir haç şeklinde iki kolu iyice gerilmiş olarak karşıladı. Zaja, gündoğumu kadar Aziz’i de izlemek için biraz geri çekildi.

Aziz, ufuk iyice aydınlanana kadar güneşten gözlerini ayırmadan öylece durdu. Sonra kollarını indirdi. Zaja, “Eğer Aziz’in gözleri kör olmadıysa bile iyice kamaşmış olmalı” diye düşündü.

"Evrendeki sevgi ruhunun, bize nezaketle ısı ve ışık getiren ve yaşamın bir armağanı olan güneşin doğuşundan daha büyük bir tezahürü olabilir mi?

Zaja, anın güzelliği ile büyülenip kaldığı için cevaplamadı. İzlemiş olduğu yolun ve istasyonun zor koşulları, onun hislerini iyice bilemişti. Dizlerindeki ve bacaklarındaki kesiklerden ve morluklardan gelen ağrı, güneşi karşılamak için ağaçlarda cıvıldaşan kuşların ötüşü, başının üstünde bir deniz gibi uzanan gökyüzüyle arasındaki mesafe, korudaki yeşil yaprakların keskin hışırtıları, uykularından uyanır uyanmaz yiyecek bulabilmek için sinsi sinsi dolaşmaya başlayan hayvanlar, O, bütün canlılığın bu şiddette yaşamdan haberdar olmasından etkilendiği için konuşamadı.

Aziz gitmişti, Zaja nehre inen yolun aşağısında onu aradı. Açık bir şekilde onun, göremedi ama koruya aşina olduğundan onun yolunu bulması mümkün oldu. Zaja, yolu izledi. O nehrin kıyısından, suyun akışının tersine doğru ilerleyerek, onu ilk kez görmüş olduğu çağlayanın altında durduğunu fark edinceye kadar yürüdü. O, Keeve’de diz çökmüştü. Gözlerini yıkamak için avuçlarına dolduracağı suyu almak için ellerini havuza batırıyordu.

" Dünyamızın bir diğer büyük mucizesi", dedi, "Sudur. Suyun hiç vazgeçmeden denize doğru nasıl aktığını, buhar olarak havaya yükselip sonra topraktaki her şeyi besleyip canlandırmak için tekrar yeryüzüne dönerken yolunu nasıl bulduğunu düşün. Ben burada bu olguya saygıyla diz çöktüğüm zaman suya taptığımı söyleme bana. Eğer, evrenin bir ruhu varsa, o burada açıkça kendini gösteriyor."

"Bunun argümanı, bütün her şeyin, bir yaratıcının yasalarına göre davrandığıdır".

"Su, hiçbir yasaya uymaz. Eğer uysaydı, o zaman buzlar su üstünde yüzemezdi. Nehir, kışın dipten üste kadar donacak ve içinde yaşayan balıkları ve diğer her şeyi öldürecekti.

Aziz görüşünü yineledi ve dikilmiş ona bakmakta olan Zaja’ya çevirdi başını. Bir transtaymış gibi."Gel,"dedi.

"Biz, saygılarımızı sunduk. Haydi şimdi gidip kahvaltımızı edelim."

Söylentiye göre bir gün Zaja ve Aziz birlikte otururken, korkmuş bir serçe, korudan uçarak geldi ve onun kollarına sığındı. Genç adam tefekküre dalmış olduğundan birden üstüne sıçrayan sularla irkilmişti. Kuşun korkudan kabarmış tüylerini okşayarak onu yatıştırırken ona kendisini korkutan şeyin ne olduğunu sordu.

Serçe, kendisini öldürmek için başlarının üstünde, havada dönüp duran şahinden kaçtığını söyledi. Zaja, yukarı baktı ve pençelerini uzatarak atlamayı bekleyen şahini gördü. Zaja, kuşu korumak için kollarını onun üstüne örttü.

"Korkma" dedi, "Ben, yaşamım pahasına seni koruyacağım."

Şahin aşağıda olanları görünce uçarak gencin önündeki bir dala kondu.

"Bu hiç adil değil" diye sızlandı. "O serçe, benim bu günkü besinimdir. Eğer onu yemezsem, yaşamak, üremek ve yavrumu beslemek için gereken gücü bulamam. Senin, doğanın seyrine karışmaya hakkın yok. Eğer o kuş, bir solucanı yutmak üzere olsaydı, solucana acır mıydın?”

"Ben, senin ihtiyacını anlayabilirim", diye cevapladı Zaja, "Ama sen avına hiç mi acımıyorsun?”

"Ben, eğer onu öldürmek zorundaysam, avıma acımayı nasıl düşünebilirim? Sen benim, öldürmekten vazgeçip güçsüz düşerek ölmemi ister misin?"

"Ben, yemen için sana mısır vereceğim, senin, istediğin kadar çok altın mısır, yeter ki bu serçenin yaşamını bağışla", dedi Zaja

"Peki, mısırın her tanesinde yaşam yok mu? Ayrıca ben mısır yiyemem, sen sadece ot yiyerek yaşamaya kısa bir süre dayanabilirsin belki. Ama ben sadece et yiyebilirim."

Zaja, şaşırdı. Şahinin söylediklerine hak verir gibi oldu ve onun gerçekten sempatik olduğunu düşündü.

"Benim, senin ikilemine bir cevabım yok", dedi. "Ama ben, bu serçeyi korumaya gerekirse yaşamım pahasına yemin ettim. Eğer sen yaşamak için ille de et yemek zorundaysan lütfen onun yerine istediğin kadar benim etimden kopar."

Zaja, giysilerini çıkardı ve şahinin yemesi için göğsünü ve kollarını açtı.

"Nasıl istersen", dedi şahin. "Ben senin etinden sadece ihtiyacım kadarını koparacağım". Sonra gencin omzuna konarak göğsündeki yumuşak eti yırtmaya başladı.

Şahin, onun etini kemiklerine kadar sıyırarak yedikten sonra, kalbini de yavrularına götürmek için koparıp almayı kararlaştırmıştı. Zaja da, korkusuzca ona izin vermek niyetindeydi. Ama onları uzaktan izlemekte olan Aziz araya girdi.

"Kardeşim şahin, vazgeç" dedi. "Vazgeç. Bu genç senin için uygun bir av değil. Üstelik sen, onun, savunmasız serçe için gösterdiği merhamete saygı duymalısın. Gerçekten kendinin ve yavrularının ihtiyaçları için avlanıyorsun ve senin sorumlulukların var. Ama bu genci öldürmen, senin hayatta kalmakla asla telafi edemeyeceğin kadar dünyayı yoksullaştıracaktır.”

"Ah, evet," dedi Şahin, "şu eski hikâye. İnsan yaşamı kutsaldır; Kuşun veya herhangi bir hayvanın yaşamı, vazgeçilebilirdir. "

"Bu doğru değil,” dedi keşiş. "Bütün yaşamlar kutsaldır. ve bütün yaşayanlar, hayatta kalmak için körü körüne avını aramak ve bulmak zorundadır. Ama bu gencin hareketi, doğal dünyanın zorunluluklarını aşar. Senin, dediğin gibi, makul olmayan, mantıksız ve doğaya karşı bir iştir, lakin yüce düzenin bir eylemidir. Çünkü sevgi tarafından telkin edilmiştir. Avcı için ibadet etme sevgisi bir anlam ifade etmez, lakin onun kararından daha zor veya daha soylu bir ibadet başka ne olabilir? İşte sen bu yüzden ona saygı duymalısın Sen yüce duygular karşısında vurdumduymaz olmamalısın. Buna rağmen, ben senin pazarlık etme hakkının olduğunu kabul edebilirim. Sen istersen ondan hakkını talep edebilirsin.

Şahin, gence baktı, onun gözleri kapalıydı ve yüzünün ifadesi, acıya tahammül etmeye kararlı olduğunu gösteriyordu. Göğsünden sızan kan kuşun tüyleri üzerine damladığı halde o, hâlâ kuşu kollarında sallamaya devam ediyordu. Şahin, ona acıdığını hissetti ve yaptığından utanç duydu. Ağır kanatlarını açarak yükseldi ve uçarak korudan uzaklaştı. Aziz, Zaja'dan serçeyi aldı, uçması için ağaçlara doğru salıverdi. Ama serçe, korkusu geçmiş olmasına rağmen, korudan uzaklaşmadı. Aziz, Zaja'yı şelalenin altındaki havuza götürdü ve ona havuzun sularıyla yaralarını yıkamasını söyledi. Zaja yaralarını yıkar yıkamaz yaraları tamamen iyileşti.

Her akşam yemekten sonra Aziz, kulübede bir meşale yakarak içersini iyice aydınlattıktan sonra, bir takım resimler çıkararak onları karıştırıp masanın üstüne yüzleri aşağı gelecek bir uçtan diğer uca belirli bir şekilde diziyor, sonra onları ters çevirerek açıyordu. Her akşam, derin bir trans halinde bu resimlere uzun uzun ve dikkatlice bakıyordu.

Zaja, "Sen o resimlerde ne görüyorsun?” diye sordu.

"Hiçbir şey ve her şey".

Zaja, güldü.

"Sen, hiçbir şey görmemek için mi onlara bakarak bu kadar zaman harcıyorsun"

"Benim bir şey görüp görmediğim önemli değil. Onlar, düşünceye derinden yoğunlaşmamı sağlıyorlar."

"İnsanların arasında senin, resimlerden geleceği okuyabildiğine dair bir söylenti var".

"Söylentilere aldırma. Geleceği yaratan insanın kendisidir."

"Resimler düşünmen için sana nasıl yardım mı ediyor?”

"Bu söylentilerde hakikat payı yok değil aslında. Tabii hiç kimse, olayların nasıl gelişeceğini hissederek, tahminle geleceği önceden söyleyemez. Ama bugünün içinde geleceğin tohumları yatar. Her sonuç için potansiyel oradadır. Şu anda o potansiyeli tanımak mümkündür ama bu, potansiyelin fark edilip edilmediğine veya koşullara güvenilip güvenilemeyeceğine bağlıdır. Belirli bir tohum, gülün belirli şekilde açacağının garantisi değildir."

"Sen, benim geleceğimdeki potansiyeli anlayabilir misin"?

"Ben, böyle bir kehanette bulunamam. Tehlikelidir. Birisi böyle bir istekte bulunduğunda, o genellikle, iyi bir tahmin umuyor demektir. Ama şans veya tesadüf, tanımı gereği tahmin edilemez. Başarıya, çaba ile ve fırsatların yaratıcı kullanımı ile ulaşılır. Bunu birine anlatmak için resimlere bakmam gerekmez."

"Bende her zaman, bir kader duygusu vardı" dedi Zaja, "Benim, oynamam gereken bir rol varmış gibi, yaşamımın savsaklamamam gereken belirli bir amacı varmış gibi bir duygu. Benim bilmediğimse, mutluluğa mı yoksa trajediye mi mahkum olduğum, ama bu o kadar da önemli değil. Önemli olan, benim yaşamım boyunca misyonuma sadık olmamdır. Sen muhtemelen, benim misyonumun ne olduğunu iyice anlamam için bana yardım edebilirsin.

Aziz bir süre düşündükten sonra resimleri karıştırdı ve haç şeklinde dizdi. Onları çevirmeden önce Zaja,

" Niye haç şeklinde dizdin onları?" diye sordu.

"Haç ve çember birdir. O, güneşin çevrimini, suyun çevrimini, mevsimlerin çevrimi, yaşamın çevrimini temsil ettiği için formların en kudretli olanıdır.”

Aziz, resimlere bakarak düşünürken Zaja, sesini çıkarmadan bekledi. Sonunda konuştu;

"Sen, çok şey öğrendin. Öğrenme görevini yeterince yerine getirdin. Senin misyonunu tamama erdirecek olan düşünmektir. Senin hayattaki asıl misyonun, öğretmektir. Madem ki kaderinin seni nasıl bir yere sürükleyeceğini merak ediyorsun, sana biraz açıklama yapayım. Senin yaşamında iki muazzam olanak vardır; Biri, muazzam bir mutluluk için, diğeri muazzam bir acı için. Ama onlar, birbirine alternatif değildir. Biri, diğerini ima eder. Acı, o kadar büyüktür, çünkü senin ve sevdiğin ve yanında tuttuğun herkes için bir sınanmadır."

“Teşekkür ederim. Misyonumun öğretmek olduğunu bilmek beni güçlendiriyor."

"Öğretmek, bir meseledir. Öğrettiğin şeyler için sürekli olarak uç noktada sınanırsın, bu da başka bir meseledir. Ve belirmeliyim ki, eğer kaderini izlersen, aşırı bir gayret göstermek zorunda kalacaksın."

"Bu sınanmadan alnımın akıyla çıkabileceğimi düşünüyor musun?”

"Sen şimdi benden sonuçları tahmin etmemi bekliyorsun. Bunu yapamam."

"Sınanmaya hazır olmam için bana yardım edebilir misin"?

"Sen kendini acı çekmeye karşı dayanıklı hale getirebilirsen, acının seni yenmesini engelleyebilirsin, ama acıyı azaltamazsın veya onun tek bir zerresinden dahi kaçınamazsın. Yenilmez olduğunda sen, daha fazla acı duyacaksın."

"Ben acı çekmekten korkmam. Samimiyetimin sınanmasında başarısız olmaktan korkarım."

"Çok iyi", dedi Aziz. "Biz, sıkıntılı anında senin ruhunu demleyebileceğin bir kap yaratacağız. Bizim sabah istasyonu için yaptığımız gibi sen, nehir yatağından dikkatini özellikle çeken bir taş seçmelisin. Onu höyüğün üzerine bırakacağın ana kadar o taşı yanından ayırmamalısın. Yaşadığın her gün o taşı hatırla. Tıpkı senden bir parçaymış gibi. Böylece sınama günü geldiğinde, sınava iyice yoğunlaşabilecek ve taşta ruhunu demleyebileceksin. Bunu yapabilirsen, orada hiç kimse ona acı veremeyecektir."

Zaja ertesi sabah dizlerinin üzerinde sürünerek gittikleri nehrin yatağında, denizde dalgalar tarafından uzun zaman aşındırılmış gibi yuvarlaklaşmış olan beyaz bir taş buldu. O taşı seçti ve Keeve'de kaldığı günler boyunca onu yanından hiç ayırmadı.

Aziz resimlerin kopyalarını yapması için ona izin verdi ve onlarla düşünmenin nasıl olduğunu öğretti. Zaja sonunda, daha büyük bir gerçeğin, bilgideki çatlaklardan bir an için görülebildiğini fark etmeye başladı. Aziz onlarla düşünmenin nasıl olduğunu da öğretti: “Şimdi kendi içine dön ve tek bir resim üzerinde iyice odaklan. Şekillerin birleşmesinde, haberdar olmanın daha derin düzeylerindeki aklı kuşanması için yüzeydeki görüntülerin arkasında yatan hisleri ve aklın sunduğu anlamları ifade eden simgelere izin ver,”

ve Zaja nihayet büyük hakikat bilgisinin bilgideki çatlaklardan bir an için görünür hale geldiğini görmeye başladı..

Sonunda eve dönmek için Zaja’nın kendini hazır hissettiği gün geldi. Aziz’den izin aldı ve güneş doğuncaya kadar elinde beyaz taşıyla bekledi. Sonra güneşe, verdiği kutsal ışık ve ısı için, bir annenin şefkatli kollarıyla çocuğunu sardığı gibi dünyanın etrafına dolanan yaşamın muhteşem yılanı olduğu için, bir armağan olarak taşı höyüğün üzerine yerleştirdi.

Aziz Zaja'yı kucaklayarak dedi ki: "Eğer sen bir gün, o taşta ruhunu demlemek zorunda kalırsan, sen onu nehir yatağına geri getirinceye kadar ruhun asla huzur bulmayacaktır. O taşı sadece sen buraya geri getirebilirsin. Bundan dolayı biz seninle, yeniden karşılaşabiliriz."

Bu hikâyenin, Zaja'nın, Merkezi krallıktaki evine dönüş yolundaki Samhain’de geçtiği söylenir. Kasımın ilk güneşiyle beraber eski yıl, yerini gelecek olan yıla bırakmaya hazırlanırken, yolculuk için zaman uygundu ama hava bir türlü düzelmiyordu. Zaja yolunun üstündeki büyük Easkey nehrine geldiğinde nehrin taştığını ve her tarafı sel aldığı için karşıya geçmesinin imkânsız hale geldiğini gördü. Bir kayanın üzerine çıkıp oturarak suların durumunu izlemeye başladı. Bir yandan da ne yapacağını kara kara düşünüyordu. Seller çekilinceye kadar bekleyebilirdi ama bu, haftalar hâtta aylar alabilirdi. O, dağlara tırmanarak nehrin kaynağına ulaşabilir ve oradan karşıya geçebilirdi ama bunun da uzun bir zaman alacağı açıktı.

Irmağın sığ yeri, ağaçlıklı bir vadideydi. Zaja, kalktı ve nehrin kıyısında yürümeye başladı. Bu arada hayran hayran manzarayı seyrediyor ve ceplerini tombul fındıklarla dolduruyordu. Gür bir sarmaşığın iskelete benzeyen kollarıyla sıkı sıkı sardığı bir meşeden gelen iniltileri fark ettiğinde durdu.

"Sen, niye inliyorsun meşe kardeş?”

"Belli değil mi?” diye cevapladı meşe. "Ben, bu sarmaşık yüzünden boğularak ölmek üzereyim. Sen durumu göremiyor musun?”

Zaja etrafa baktığında, vadideki bütün büyük meşe ağaçlarının sarmaşıklarla sarmalandığını gördü.

Meşe ağacı, devam etti: "Burası artık bir meşe ormanı değil, bir sarmaşık ormanı oldu. Bu yüzden de böyle acıklı görünüyor. Bu, kimse yardım etmezse kendini yerden bir karış bile kaldıramayan omurgasız küçük sarmaşık ormana geldiğinde biz gülerek onunla dalga geçtik. Sarmaşık o zaman bize, 'İstediğiniz kadar gülün ama biz bu ormanı ele geçirince burası artık bir meşe ormanı değil bir sarmaşık ormanı haline gelecek. O zaman biz ormanın kralı olup burada hüküm süreceğiz.” dedi. Biz ona daha da çok güldük ama ışığı emmemizi engelleyerek içimizdeki özsuyu soğuran dokunaçlarını kabuklarımızda hissettiğimiz zaman gülmeyi kestik."

Sonra Zaja'ya sarmaşık hitap etti; "Bu yaşlı ve aptal serseriye kulak verme. O, saltanatının sona erdiğini bir türlü anlayamıyor. Hâlbuki yarışı çoktan kaybetti. Ormanı artık biz yönetiyoruz. Sen baktığın her yerde, devasa görünen bu bunak meşelerin, hurda kayınların ya da kestane ağaçlarının değil, sarmaşıkların muazzam zaferini görebilirsin. Hayır, artık kral hakir görülen sarmaşıktır.”

"Benim yarışı kaybettiğim doğru,” dedi meşe. "Bende tek bir yaprağın filizlenmesi için bile özsu kalmadı. Ben, seninle bir anlaşma yapacağım, genç. Nehrin sığ yerindeki durumunu ve senin orada duraksadığını gördüm. Sanırım nehri geçmek istiyorsun. Ben, sana yardım edebilirim. Eğer sen, meşe kardeşlerimden ve kayınlarından sarmaşıkları söküp atarsan, ben, sonraki rüzgârla eğilerek senin için karşı kıyıya varan bir köprü kurabilirim."

"Bu benim, kabul etmekten mutluluk duyacağım bir anlaşma." diyerek Zaja, en yakın meşenin gövdesindeki sarmaşığı soymaya başladı.

"Ama bu, adil değil,” diyerek sarmaşık hıçkırmaya başladı. "Tırmanmak bizim doğamızdır ve ne şekilde olursa olsun güneşe ulaşabilmek için tırmanmak zorundayız.”

"Sen üzerine tırmandığın her şeyi yok ettiğine göre, seni kontrol altına almak ve ait olduğun yerde yani toprakta bırakmak en doğrusu."

Ve Zaja önce protesto eden sarmaşığı, sonra diğerlerini ağaçların gövdesinden soyarak ateşle yakmak için hepsini büyük bir yığın halinde bir araya topladı.

Onun sözünü tuttuğunu gören yaşlı meşe, kuvvetli rüzgârla sallanarak bir köprü oluşturdu ve Zaja’yı nehrin karşısındaki toprağa indirdi.

Zaja'nın bu karşılaşmayı asla unutmadığı söylenir. Yönetici olduğu zaman karar aşamasında, hangisinin meşeye, hangisinin sarmaşığa benzediğini anlamak için insanları iyice gözlemledi ve onların arasında ayrım gözetmeden uyanık olmalarını öğütledi.

Zaja, krallık halkını kendi kasabalarının meydanlarında her akşam toplantılar düzenlemeleri için teşvik etti. “Konuşmak, tartışmak, planlamak, işbirliği yapmak ve birlikte çalışmak onlar için iyi olur,” dedi. Böylece yaşam, herkes için daha kolay hale gelecekti.

O, şairleri, anlatıcıları ve hikâyecileri, bu fırsattan yararlanarak meydanlarda işlerini sunarak insanları eğlendirmeleri ve eğitmeleri için, demircileri, heykeltıraşları, çizerleri ve hattatları, meydanlarda açılacak stantlarda ürünlerini sergilemeleri için cesaretlendirdi. Böylece insanlar, onların gayretlerinden ve başarılarından haberdar olacaktı.

Kalenin önünde meydan en kalabalık ve en popüler toplantılara sahne oluyordu ve her akşam Zaja, onların arasına katılıyordu. Burada bazen bir hikâye dinleniyor veya bir şiir eleştiriliyor, özellikle genç erkek ve kadınların içinde yer aldığı pek çok tartışma yapılıyordu. Çünkü gençler fikirlerini ifade etmek için tutkuyla doluydular.

Bir akşam, gençlerin ve kadınların çoğunlukla yer aldığı geniş bir toplantıda, Zaja'nın, orduyu dağıtma kararı tartışılıyordu. Onların hepsi de, öldürmenin yanlış olduğunu kabul ediyorlardı ama içlerinden bazıları, ülkesini veya kendi yaşamını savunmak için öldürmenin doğru olduğunu savunuyordu. Zaja çembere katılınca onlar, bu konudaki düşüncesini öğrenmek için ona döndüler.

'Onların sana yapabileceğini bildiğin şeyleri sen başkalarına yapmamalısın'. diyerek Zaja, bilinen uyarısını tekrarladı. 'Eyleme geç ama kavga etme. Sen, değer verdiğini açıkça gösterdiğin her şeye izin ver. Eğer tepki gösterirsen, hasmının kurallarını kabul etmiş olursun. Bu durumda düşmanın senin ilkelerini yok sayarak kendi ilkelerine göre davranır.'

Onlar, başka bir toplantıda Zaja'ya yaptığı yolculuklar hakkında sorular soruyordular;

'Sen, bilgeliği arayarak bütün dünyayı dolaştın Zaja. Sen, doğu, batı, kuzey ve güney ülkelerinin kültürlerini özümsedin. Hangisini en büyük uygarlık olarak kabul edersin? Biz ülkemiz için, hangisini örnek almalıyız?'

'Doğu ve batının, kuzey ve güneyin kültürleri, bütünüyle birbirinden farklıdır. Ama kültürlerin, uygarlıkla ilgisi yoktur. Bu iki kavramı birbirinden ayırmayı öğrenmelisiniz. Uygarlık, toplumun en azından günlük yaşamda nasıl davrandığı üzerinden tanımlanır, sanatçıların, şairlerin ve bilginlerin başarı ölçüsü ise kültürü belirler ve birinin diğerine göre önceliği yoktur; Her iki kültürün ayrı talepleri olabilir ama uygarlık mutlaktır."

Bunun gibi bir gece toplantısında vazifeşinas bir genç adam, Zaja'yı bir kenara çekti ve ona sordu:

'Ben, yaşamı nasıl değerli kılabilirim?'

Zaja; 'Yaşamı, içinden insanlığın rızkını temin ettiği bir göl olarak düşün. Ona elinden geldiği kadar katkıda bulunmaya çalış ve ondan sadece ihtiyacın kadarını al. Eğer sen, ihtiyaç duyduğundan daha fazlasını alır, yapabileceğinden daha az katkıda bulunursan, yaşam için layık olduğu şekilde zamanını ve yeteneğini kullanmadın demektir.'

Zaja ve eşi Prenses Caoimhe’nin üç kızı vardı. Günün birinde üçü de büyüyüp güzel birer genç kız oldular. Evlenme çağına geldiklerinde taliplerin bir gelir, biri gider oldu.. Evlenecekleri kişileri her ne kadar yüreklerinin sesini dinleyerek seçmiş olsalar da, yine de biri Güney Krallığı prensini, öteki Batı Krallığı prensini, üçüncüsü de Kuzey Krallığı prensini seçmişlerdi.

Gelgelelim Zaja’nın oğlu yoktu.

Bir gün kent meydanındaki insanlar üç kızının evlenerek üç ayrı krallığa gidişinden yakınarak Zaja’ya şöyle dediler: “Zaja, umarız siz ve eşiniz Prenses Caoimhe, daha uzun yıllar bizimle birlikte olursunuz. Ama peki ya siz ikiniz gittiğinizde bu krallığında yerinizi kim alacak?”

“Kim olacak,” dedi Zaja. “siz olacaksınız.”

Şaka yaptığını sanarak: “Ne demek istiyorsunuz?” dediler.

“Söyler misiniz bana, ben size bilmeniz gereken her şeyi öğretmedim mi? Kendi hayatınızı, ailelerinizin hayatını ve krallığın işlerini istediğiniz gibi yönetebildikten sonra, size ne yapacağınızı söyleyecek birine neden gereksinim duyasınız ki?” dedi Zaja.

İnsanlar şaşkın şaşkın birbirlerinin yüzüne bakarak çekip gitmişti. Sakın Zaja’nın şakalarından biri olmasın yine, diye geçiyordu içlerinden.

Prenses Caoimhe'nin, reddettiği talipler arasında en büyük hayal kırıklığını yaşayan, Shumaka’ydı. O bir kralın erkek yeğeni olarak, ünü gittikçe artan bir savaşçı olarak, reddedilme nedenlerini kabul edilemez buluyordu.

Öfkeden kudurarak, muazzam hırsını tatmin etmek için fırsat kolluyordu. Ama kral amcası, doğu krallığında, onun doğasının ne kadar acımasız ve hırsının nasıl sınırsız olduğunu fark ettiği için, ona önemli bir sorumluluk emanet etmek istemiyordu. Gerçekte kral, yeğeninden ürküyordu. Mezuniyet töreninden sonra ip atlayan çocuğun ölümüyle ilgili bir soruşturma açtırmış ve Shumaka'nın, çocuğun ölümünden sorumlu olduğunu anlamıştı.

Shumaka, prenses Caoimhesi'nin eş seçimini ve Zaja’nın artık Merkez krallığın yöneticisi olduğunu öğrendiği zaman öfkesi zehre döndü. Boşuna uğraştığı için iyice kudurdu. Doğu krallığın askeri üstünlüğüne rağmen kral savaşa hiç de gönüllü değildi. Danışman odasında ona hiç yüz vermedi. Diğer krallıklar da onun askeri talebini göz ardı ettiler ve acımasız bir ergenden başka bir şey olmadığına karar vererek onu devre dışı bıraktılar.

Ama Zaja'nın ve Caoimhe'nin üç kızının üç komşu kralın oğullarını eş olarak seçtikleri haberi Shumaka'ya ulaştığı zaman, onun öfkesi, zapt edilemez bir baraj gibi patladı. Dosdoğru amcasına gitti ve ordudaki askerlerin, uzun süren barış döneminde şişmanlayarak uyuşuk bir hale geldiklerini, diğer krallıkların birleşerek ülkesine saldırmaları halinde, ülkelerini savunmada yetersiz kalacaklarını öfkeyle iddia ederek kendisini ordu kumandanı olarak atamasını istedi..

Shumaka, kralı diğer krallıkların bir tehdit oluşturduğuna ikna edemedi, ama kral, Shumaka'yı ele geçirmiş olan savaşçı öfkesine tanık olduğundan gerek kendi emniyeti, gerekse krallığının varisleri olan oğullarının selameti için ondan çekinmesi gerektiğini anladı.

Kral, bu belalı yeğeni başından bir süre için uzaklaştırırsa, kendisi ve krallığı için daha iyi olacağını düşündü. Eğer Shumaka, Merkezi krallığı istila ederse fazla bir dirençle karşılaşmayacağı için, her iki tarafta da pek az kayıp olacak ve bu bela evden bir süre uzaklaşmış olacaktı. Kral böyle düşünerek Shumaka’yı ordunun başkumandanı olarak tayin etmeyi kabul etti.

Böylece Shumaka resmen ordunun başkumandanı oldu. Önemli konumlara kendi taraftarlarını atadı ve askerler savaşa hazırlanmak için talimlere başladılar.

Shumaka, diğer dört krallık tarafından ülkesine karşı bir komplo düzenlendiğine, kendilerine saldırmak ve boyun eğdirmek için hazırlandıklarına, ateşli konuşmaları ve korkunç uyarılarıyla Doğu krallığının halkını inandırarak endişeye düşürdü ve onları çılgın bir saldırıya kışkırttı. Bütün gençler silah altına alındı ve savaş talimi yapmaya başladı.

Merkezi krallığa karşı bir saldırı hazırlığı söylentiler halinde yayılarak krallığa ulaştı. Halk, Zaja’nın başkanlığında meydanda toplanarak tartışmaya başladı. Orduyu dağıtmanın ve silahlarını yok etmenin akılsızlık olduğunu söyleyenler çoğunluktaydı.

Zaja, insanları susturarak topluluğa şöyle dedi; "Beni bütün dikkatinizle dinlemenizi ve her dediğimi tam olarak yerine getirmenizi istiyorum. Burada bir istila olacak, evet. Ve biz, dövüşmeyeceğiz. Ülkemiz için kimseyi öldürmeyeceğiz. Şimdi hepiniz evlerinize gidin ve gündelik işlerinize devam edin. İşiniz neyse onu yapın. Senin işin atölyelerde çalışmak, seninki yemeklerini pişirmek ve çocuklarına bakmak. Bunlara devam edin. Askerler geldiği zaman, onları görmezden gelin. Onlarla konuşmayın, onlara yiyecek vermeyin, onlarla herhangi bir şekilde temas etmeyin ve işbirliği yapmayın. Silahsız bir düşmanı öldürmek askerlik ahlakına aykırıdır. Shumaka, bu geleneği yok sayabilecek birçok köpek eğitmiş olabilir, ama askerlerin çoğunluğu, senin ve benim gibi insanlardır ve onlar, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilir. Eğer onlar, soylu davranışlarınızı gördükleri halde ve buna rağmen şerefsizce davranacak olurlarsa, onlar kendilerinden utanacak ve moralleri fena halde bozulacaktır.

Ve halk, Zaja’nın sözüne uyarak Shumaka'nın ordusu Merkezi krallığı istila ettiği zaman, hiçbir direnç göstermedi. İnsanlar, yanlarından bir hayaletler ordusu geçiyormuş gibi, onlara hiç aldırmadan işlerinde çalışmaya devam ettiler. Şehrin caddelerinde yaşam, normal seyrine devam etti. Etrafta yürüyen, kontrol noktaları kuran ve resmi binaları tahkim eden askerlerle birlikte olmak sanki alışkın oldukları bir şeydi. Askerler kaleye vardıkları zaman, gelişleri memnuniyetle karşılanan konuklar gelirmiş gibi, giriş kapısının yanı sıra bütün diğer kapıları da açık buldular. Askerleri binanın kontrolünü alınca, Shumaka içeri girdi ve dosdoğru yönetim salonuna gitti. Orada, yaşlı kralın ölümünden beri kullanılmamış olan tahta oturdu. Kendisinin bütün ülkede tek güç olduğunu kabul eden teslimiyet bildirisini kendisine sunması için Zaja’yı ve prenses Caoimhe'yi çağırttı.

Ama Zaja, kendisini ve Caoimhe’yi davet eden görevliyi sanki o, bir mobilyayla konuşurmuş gibi görmezlikten geldi. Görevli, öfkesi giderek daha da kabaran Shumaka'ya durumu anlattı. O görevliye, yanına bir müfreze asker alarak çifti zorla getirmesini emretti.

Zaja ve Caoimhe resmi odada itilip kakılarak tutuklandılar. İtilip kakılmalarına ses çıkarmadılar. Shumaka'nın önüne götürüldüklerinde de ona bakmayı ve sorularını cevaplamayı reddettiler. Bu arada, sanki cilveli ve aşık gençlermiş gibi birbirlerine sevecenlikle bakıyorlardı.

Shumaka, çok kızgındı. Ama ne yapması gerektiğine bir türlü karar veremedi. Hiçbir direnç göstermedikleri için, onları öldürürse ele güne rezil olacaktı. Ülkenin kontrolünü ele geçirmişti ama bununla yetinmeyip yönetici olmak istedi. Zaja'nın ve Caoimhe'nin, ona gücünü kabul edeceklerini ve bu yüzden onun kurallarını meşrulaştıracaklarını ummuştu.

Ama o, yanılıyordu ve kafası çok karışmıştı.

Shumaka'nın ordusu aylar boyunca, Merkezi krallığı işgal etmeye devam etti ve Shumaka, kaledeki resmi odadan emirler ve talepler yağdırarak fermanlar çıkardı. Ama halk, sebatla onları görmezlikten gelmeye devam etti. İnsanlar, ne askerlerle konuştu, ne de onlara uydu. Aynı mekanlarda ama farklı düzlemlerde süren iki paralel yaşam var gibiydi, Şurada askerlerinki, şurada halkınki.

Sonunda askerler, rahatsız olmaya başladı. Onlar, savaşmak ve öldürmek için eğitilmişlerdi ama bu, onların alışkın olmadığı ve hazırlanmadığı bir savaştı. Huzursuzlukları giderek artıyordu. Bazıları, kimi çirkin olaylara karıştılar. Ara sıra olan kötülükler, bir tecavüz veya bir cinayet gibi. Açıkça kafayı oynatmış bu askerlerin hareketleri, insanlar tarafından görmezlikten gelinmeye devam etti. Hiçbir tepki yoktu.

Shumaka’nın öfkesi günden güne daha da fazla artıyordu. O, bütün yaşamını bağladığı bir ülkeyi fethederek yönetme hırsını tatmin etmişti Lakin onun yönettiği sadece kendi ordusuydu hâlâ. O, kendi ayakkabı bağlarını bağlaması için bile tek bir vatandaşı yönetemezdi.

Askerlerin, hoşnutsuzluklarının işaretlerini toplu halde göstermeye başladığı zaman, Shumaka, endişelendi. Onlar, eve dönmek istediklerini söylüyorlardı ve süre giden bu işgalde hiçbir anlam bulamıyorlardı. İnsanlar, ne bir korku belirtisi gösterdiler, ne de saygı duydular. Ama orada askerler hiç yokmuş gibi işlerine devam ettiler.

Sonunda Shumaka, umutsuz bir teşebbüste bulundu. Prenses Caoimhe'yi tutuklayarak kulenin bir odasına onu hapsetmeleri için güvendiği adamlarına emir verdi. O üç gün sonra onu kalenin burcuna çıkararak soyacağına ve sonra onunla çiftleşeceğine dair bir bildiri yayınlattı Eski bir geleneğe göre böylece ülkeyi tamamen talep edebilecekti.

Shumaka’nın adamları, kıs kıs güldüler. Eski adet, böyle bir talepte bulunmak için pek de yeterli değildi ama büyük kısmı Shumaka'nın kafasının farklı şekilde ve çok iyi çalıştığını düşündü. O, bu seçenekle Zaja'yı devre dışı bırakacaktı. Bu durumda Zaja, karısının şerefini korumak için savaşmaya karar verip Shumaka'ya meydan okuyabilirdi. Bu karşılaşmanın sonucunda Shmaka’nın onu öldüreceği kesindi. Diğer taraftan o, ilkelerine bağlı kalarak savaşmayı reddedebilirdi. O bu durumda o, Shumaka'nın karısıyla çiftleşmesine ses çıkaramayacak ve sonra karısını boşamak zorunda kalacaktı. Her iki olasılıkta da Shumaka kazanacak ve Zaja’yı alt ederek ülkeyi ele geçirecekti.. Merkezi krallığın halkı bildiriyi duyduğu zaman, kalenin önünde toplandı ve sevgili prenseslerini kurtarmak için çıplak elleriyle saldırmaya karar verdi. Ama Zaja, kalenin önündeki toplantıda yer alarak onlara parmaklarını bile kıpırdatmamalarını sıkı sıkı tembih etti. Böyle bir durumda harekete geçmemek onların içgüdülerine aykırı olmasına rağmen, karalarını ertelediler.

Shumakanın bildirisi ve niyeti hakkındaki haberler Güney krallığına, kuzey krallığına ve batı krallığına ulaştığı zaman, hemen harekete geçerek üç güçlü orduyu birleştirip kendi prenseslerinin annesi olan Caoimhe'yi kurtarmak için sefere çıktılar.

Zaja, sınanma zamanının geldiğini biliyordu. Meydandaki insanların arasına oturdu ve gözlerini kapatarak, üç saat boyunca derin bir meditasyona girdi. Azizin, ona tembih ettiği gibi, ruhunun, kuzeybatıda, uzaklardaki bir koruda bir taş yığınının tepesinde duran taşın içindeki daha dayanıklı parçasını çağırdı. Meditasyondan gözlerini açtığı zaman artık en derin acının bile ona boyun eğdiremeyeceğini biliyordu.

Sonra Zaja, şarkı söylemeye başladı. Şarkısı bir sel olup Caoimhe’nin kapatıldığı mahzene akmaya başladı. Zaja, batı krallığındaki şairlerinden öğrenmiş olduğu bütün aşk şarkılarını ortaya döktü. Bir zamanlar gölün üzerinde hafifçe sekerek ilerlemesini sağlayan şarkılar ve melodiler, bu defa sessiz meydanda yankılandı. İnsanlar ve askerler, trans halinde onu dinliyorlardı. Onların hepsinin de yaşamlarında sevgi vardı ve onlar, yoğun bir şekilde Zaja'nın içten samimiyetini anladılar. Askerler, huzursuzca kıpırdaşmaya başladılar. Çünkü Shumaka'nın çirkin manevrasından haberdardılar ve bu durum hiç de hoşlarına gitmiyordu.

Damatları tarafından yönetilen üç ordu kaleyi kuşattığında Zaja, onlardan geri çekilmelerini istedi.

Onlar, eşlerinin sevgili annesini kurtarmaya geldiklerini söylediler. Karısına savaş çığırtkanı bir köpek tarafından halkın önünde tecavüz edilmek üzereyken Zaja’nın nasıl bu kadar sakin durabildiğine ve herkesin durup izlemesi emrini verebildiğine akıl erdiremiyorlardı.

Zaja, dedi ki, "Benim sevgili Caoimhe’m, Shumaka'nın evlilik teklifini reddettiği zaman bir kasapla evlenmemeyi seçmişti. Siz şimdi, onun Zaja'dan başka biriyle, özellikle de bu kasapla evlenebileceğine inanıyor musunuz? Ben, her zaman size tepki göstermeden işinize devam etmenizi öğütledim. Sakın düşmanınızın sizi zorlayarak yanlış bir şey yaptırmasına ve kendi barbarlık düzeyine indirmesine izin vermeyin."

Üç prens de, her zaman, daha iyi bir yaşam için insanlara Zaja'nın verdiği öğütler doğrultusunda hareket ediyorlardı. Ama şimdi, onun mahkumiyetle karşı karşıya olduğunu bildiklerinden bu tepkisizliğine şaşırmışlardı.

Zaja, uzun zaman önce Aziz tarafından öngörülen durumun başına geldiğini biliyordu. Sonunda bu kehanet kaçınılmaz biçimde önüne çıkmıştı, lakin Zaja, kaçınma veya kaçamaklı konuşma için hâlâ nasıl bir taktik geliştireceğine karar verememişti. O sadece, kaderiyle yüzleşebilirdi, o kadar. Acı ve endişe, Zaja’nın dayanabileceğinden çok daha fazlaydı. Eğer, kimsenin ulaşamayacağı kadar uzak bir ülkedeki bir taşın içinde ruhunu demlememiş olsaydı, onun için acı ve işkence bir insanoğlunun dayanabileceğinden çok daha fazla olacaktı. O şimdi en zor anlarda bile, başkalarına öğrettiği doğruların sorumluluğunu üstlenip, sözünden dönmediğini herkese açıkça gösterebilme gücünü bulabilmeyi diliyordu.

Shumaka'nın ordusu, kaleyi kuşatmıştı ve silahlı askerler sivil halkı uzak çevrede tutuyordu. Kalenin eteklerinde mevzilenmiş olan üç ordu, Shumaka’ya ve ordusuna doğru ilerlemek ve onları kırıma uğratmak için emir bekliyordu. Sakin Zaja, hâlâ aşk şarkıları söyleyerek halkının arasında oturmaya devam ediyordu.

Shumaka kalenin burcuna çıkarak, tehdidini yerine getirmeden önce, Zaja'nın, feragat etmek için son bir şansı olduğunu böğürerek söyledi. Zaja, onu görmezlikten geldi ve şarkısını söylemeye devam etti. Shumaka, kölelerine Caoimhe'yi ileri sürmelerini işaret etti. Prenses kalenin burcunda gözüktüğü zaman, tüm şehre derin bir sessizlik çöktü. Zaja'nın şarkısı, Caoimhe'nin kulaklarına uzanmak için kütlenin üzerinden yükseldi. Prenses, aşağı baktı, onu gördü ve gülümsedi.

Shumaka, subaylarına işaret verdi ve onlar, prensesin giysilerini çıkardılar. Sonra Shumaka, kendi giysilerini çıkardı. Güçlü bir savaşçı olduğunu adaleli ve kaslı vücuduyla dosta düşmana gösterdi. Büyük bir aygırınkine benzeyen cinsel organı insanlara dik ve çiftleşmeye hevesli gözüktü.

Prenses hareketsiz duruyordu. Parıltılı ve narin güzelliği, Shumaka'nın vücudunun hayvansal havasıyla tam bir tezat içindeydi. Mutlak bir sessizlik vardı. Kararlı Zaja bile şarkısını boğazından çıkaramıyordu. Caoimhe, Shumaka'yı görmezlikten geldi ve yüzünde üzgün bir gülümsemeyle Zaja'ya gözünü kırpmadan bakmaya devam etti.

Sessizlik, kendi marşlarını açık seçik söylemeye başlayan Shumaka'nın uşakları tarafından kırıldı:

Shumaka, Shumaka

korkun, korkun, korkun.

Sonra Shumaka'nın ordusundan bir asker, ayağa kalktı ve aksine bir tekerlemeyi sürekli tekrarlamaya başladı:

Shumaka, Shumaka

bir iki üçü

ve yavaşça askerlerin birçoğu tekerlemeye katıldı:

Shumaka, kimdir Shumaka

Tersine tekerlemeye başlayan askerin, bir atlama ipiyle asılan oğlanın bir oyun arkadaşı olduğu söylenir. Sonra daha çok asker, çocukluk oyununun, terör tarafından nasıl durdurulmuş olduğunu hatırladı ve onlar da tekerlemeye katıldılar:

Shumaka, Shumaka,

dizini kaldırır

Shumaka köpeği

ağacı ıslatır.

Shumaka, aşağı baktığında, ona gülmekte olan ordusunu gördü. Şaşırıp aptallaştı. Onun erkekliği söndü.

Bu kargaşa ve tereddüt anında, prenses Caoimhe, kendisini tutmakta olanların elinden sıyrıldı ve birden burçlardan aşağı atladı. Bu dehşet gaspı yüzünden ölüme atlamıştı. Zaja bir an donup kaldı, sonra karısının vücudunu titizlikle korumak için yıldırım gibi onun yanına koştu.

Zaja, prenses Caoimhe'nin naaşının üzerinde feryat ederken, doğu krallığın askerleri, utançla birbirlerine baktılar. Sonra onların biri, kalktı, silahlarını yere attı ve oradan uzaklaştı. Sonra başka bir tane ve başka bir tane daha. Ordunun çoğu, bir yığın oluncaya kadar silahlarını üst üste atmış, evlerine dönmek içini yürümeye başlamışlardı.

Sadece Shumaka, korumaları ve sadık destekçileri ile orada kalmıştı. Kalenin önündeki insanlar onlara hücum ederek hepsini tutukladılar. Onları Zaja'nın önüne getirdiler ve onlarla ne yapmak istediğini sordular. Ama o insanlara, onları serbest bırakmalarını işaret etti. Kederi o kadar büyük ve derindi ki, tek bir söz söylemeye bile derman bulamıyordu.

Caoimhe'nin ölümünden dolayı Merkezi krallıkta büyük bir yas başladı. Bu yas, güney krallığında, batı krallığında, kuzey krallığında okyanustan okyanusa çığlığını taşıdı.

Caoimhe'nin cenaze gecesinde, prensesin naşının yakılması için bir odun yığını ve ülkeyi terk eden askerler tarafından geride bırakılmış silahların yakılacağı muazzam büyüklükte bir diğer ateş olmak üzere, iki ateş yakıldı. O büyük ateşin alevleri, morali bozulan askerlerin doğu krallığına dönüş yolunun göğünü aydınlatacak kadar yüksekti. Onların kralı bozgundan haberdar olup, baş komutanı Shumaka’nın soyunduğunu, bir savaşçı olarak düştüğü durumu da öğrenince onu sürgüne gönderdi.

Zaja, törenden sonra prenses Caoimhe'nin küllerini topladı ve insanları meydana çağırdı.

Onlara, "Benim için sizden ayrılma vakti geldi,” dedi. "Ben, sizleri bu an için hazırladım. Sizler nasıl yaşayacağınızı, devlet işlerini nasıl organize edeceğinizi ve kendi özel meselelerinizi nasıl yoluna koyacağınızı biliyorsunuz. Ben şimdi uzakta bir yere bırakmak için karımın küllerini alarak sizden ayrılmalıyım."

İnsanların pek çoğu, üzüldü ve gitmemesi için ona yalvardı, ama Zaja, yolculuk çantasını topladı ve Merkezi krallıktan ayrıldı.

Zaja, Keeve’de, çağlayanın altındaki kutsal havuzda gözlerini yıkıyordu. Gözlerindeki batma yavaş yavaş azaldı ve ışığın peçesi, kararmaya ve parçalara bölünmeye başladı. O avuçlarını tekrar suyla doldurarak başını avuçlarına doğru eğdi. Kayalar, yeşil ağaçların fiziksel dünyası ve bulutlu gökyüzü, onun algısını tekrar yerine getiriyordu. Başını çevirdiğinde nehrin kıyısında sessizce duran- bir genç gördü. Gözlerini ona odaklamak için durakladı. Onların aynı keskinlikle gördüğüne emin oldu. Oradaydılar.

"Ben, senin için ne yapabilirim?” diye sordu.

"Ben, onların Aziz diye çağırdığı birini arıyorum".

"Sen, onu bulduğun için şanslısın. Biraz daha önce gelmiş olsaydın, sen, onların, Aziz yerine rahip diye çağırdığı birini bulmuş olacaktın." O, malum şakaya güldü.

"Biliyorum."

"İyi, sen ödevini yaptın. Buraya gel ve kahvaltı için bana katıl."

Birlikte meşe kulübeye gittiler ve Zaja, masaya yemek getirdi. "Şimdi, genç" dedi, "Bana neden geldiğini söyle".

"Ben, Merkezi krallıktan geliyorum ve görevimin peşindeyim.”

"Peki, seni buraya gelmeye teşvik eden şey nedir?"

" Kendilerini mükemmelleştirmek isteyen tüm genç erkekler için o itki aynıdır: Zaja olduğunu iddia kişiyi bulmak ve öldürmek."

"Sana bu görevi kim verdi?”

"Gerçek Zaja'ya giden köprüyü yöneten, kutsal Shumaka".

"Shumaka? Kutsal?"

"Evet, kutsal Shumaka, onun sayesinde gerçek Zaja ortaya çıkacak."

"Ben, uzun zamandır Merkezi krallıkta değildim. Shumaka, en son doğu krallığın ordusunun kumandanıydı."

"O, kesinlikle uzun bir zaman öncedir. Shumaka, gerçekten ordunun kumandanı ve Zaja'nın ezeli düşmanıydı. O ilhak etmek için Merkezi krallığı istila etti. Ama Zajaizm'in gücünü takdir edememişti. Zajaizm, insanların kalplerini ve akıllarını eline almış ve Shumaka’ya ve Doğu güçlerinin askeri gücüne karşı onları yenilmez yapmıştır. Onlarda hiç silah yoktu ve onlar işgalcileri karşılıyormuş gibi kendi kapılarını ve şehirlerin kapılarını açtılar. Ancak Zajaizm’in gücünden başka silahları veya tahkimatları olmadan, Shumaka ordusu onlara yenildi ve demoralize olan ayaktakımı evlerine yollandı. "

Genç, bir şey yemek ve sessizce Zaja'yı incelemek için duraksadı ve sonra devam etti.

"Bunlar, kutsal Shumaka'nın, gittiği yolun yanlış olduğunu görmeden önce oldu. Sonra o yaptıklarına çok pişman oldu ve önceki hatalı yaşamından kurtuldu. O, bir dilenci elbisesi giyerek, üç yıl devam eden efsanevi hac yolculuğuna başladı. Merkezi krallığa uğrayarak, onlardan sevgili prensesi Caoimhe'nin ölümündeki rolü için bağışlanmayı rica etti. Böylece onu öldürerek yok etmek yerine insanlar onu affettiler ve hac yolculuğuna devam etmesi için onu bıraktılar. İşte bu, Zajaizm'in gücüydü."

Zaja sessizce dinledi ve genç, bir kez daha süzdü onu.

"Shumaka. daha sonra karşılaştığı herkese anlattığı Zajaizm'in bu gücü ile hareket etti. İnsanlar, onu dinlerken mutlu oldular. Çünkü, otuz yıl boyunca kendilerine rehberlik eden ve kendi tecrübelerini aktararak sevgiyle yol gösteren büyük Zaja'nın sürgününe ayrılışından sonra çok yalnız kalmıştılar. Onlara Zaja’yı anlatan, Zaja'nın faziletlerinden bahsederek Zajaizm'in gücünü yücelten Shumaka'nın etrafında kümelerle toplandılar. Kümeler, kalabalıklar oldu ve sonunda dilenci hacı Shumaka, tuzlu gözyaşlarıyla pişman olduğu, rezil işinin sahnesi olan kalenin dışındaki insanlarla dolu meydanda onlara hitap eder konuma geldi.

"Tuzlu gözyaşları.” Zaja, gülmemek için kendini zor tutuyordu. Bu genç, bu olaylar meydana geldiği zaman henüz doğmamış olmalıydı. Bundan dolayı o, onun tuzlu gözyaşlarını nerede gördü ki? Açıkça onun anlattığı, ezberleyerek öğrenmiş olduğu bir hikâyeydi. Zaja, ona devam etmesini söyledi.

Zaja'nın, ülkenin yönetimini ülke halkına bıraktıktan sonra uygulanmak üzere, Shumaka, onlara, Zajaizm'in ilkeleri doğrultusunda kurallar inşa etmeyi önerdi. İnsanlar, bu öneriyi şevkle kabul ettiler ve Shumaka'dan Zajaizm'in yorumcusu olmasını istediler. Kutsal Shumaka, bu davet ile değersiz kılınmış oldu, ama sorumluluğu kabul etti. Böylece Shumaka, Zaja'ya varan büyük köprünün yapımcısı olarak ilan edildi."

" Yani şimdi, Zaja'nın düşüncesini insanlara Shumaka yorumluyor, öyle mi?”

"Evet, ona bunun için köprünün yapımcısı unvanı verildi."

"Peki o, önceki işgalini nasıl açıklıyor. Savaş veya öldürüm için onun kuralları nelerdir?"

"O, büyük Zaja'nın, öldürmeyi yasadışı ilan ettiğini, orduyu dağıttığını ve savaştan tiksindiğini söylüyor. Yine de, Zaja'nın zamanında şiddet eylemleri her zaman sudan sebepler yüzünden meydana geliyordu. Oysa şimdi değerli bir amaç, savaşı geçerli kılabilir ve tek değerli amaç, savunmayı veya, sıradan bir işi soylu bir eyleme dönüştürebilen Zajaizm'in yaygınlaşmasıdır."

" Yani Shumaka’nın savaş çığırtkanlığı geri geldi. Savaş yapmaktan vazgeçti mi bari?”

"Kimse kutsal Shumaka'yı kötüleyerek konuşamaz. O, önceki kralın kalesinden Zajaizm'i yönetse bile hâlâ hakir hacıdır. O sık sık, büyük köprünün yapıcı ve bakıcısı olan kendisinin önceki hareketlerinden dolayı Zajaizm'e karşı hem de en aşağılık suçlu olduğunu insanlara hatırlatıyor. Yine de o, dünyanın bütün köşelerine Zaja'nın sözlerini yayarak, daha önce işlediği suçlarını telafi ediyor. Bu yayılmaya itiraz ederek büyük Zaja’yı aforoz etme cüreti gösterebilen ne kadar yaşlı kral, hükümdar ve komutan nereden ortaya çıkarsa çıksın o zaman bunları ortadan kaldırmak için savaşmanın meşru olduğunu ve son çare olarak kuvvet gerekiyorsa tarafından uygulanacağını söylüyor.”

" Peki o, Zaja'nın sözlerinin yaymayı başarabiliyor mu?”

" Zajaizm'in gücünden esinlenerek yetiştirilen Shumaka'nın yeni ordusu, karşı konulamaz oldu. Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney ve krallıkların bütün hepsi kanlı savaşlardan sonra zapt edildi. Aydınlanmamış olanlar yeryüzünden silindi ve Zaja adı gökyüzüne zaferle yazıldı."

" Sen, aydınlanmış olanlardan mısın?"

" Evet, öyle, onun ülkesinde doğmuş olan herkes, yerleştirilir ve Zaja'nın inceliği ile onurlandırılmış aydınlar arasına katılır. Shumaka'nın, yönettiği büyük köprüyü geçerek, yönetime sadık kalması sağlanır."

"Bu büyük köprü. O, nereye götürür?"

"O, Zaja'nın sağ eline götürür. Zajaizm'e sadık kalarak ölen herhangi birisi, yeniden manen yükselecek ve o, kutsal Shumaka tarafından köprünün öbür tarafında karşılanacak. Kutsal savaşlarda şehit olan herhangi birisine cennette bütün ailesiyle beraber yaşayacağı özel bir yer Shumaka tarafından garanti edilecek."

"Eğer Zaja, uzak bir köşede hâlâ canlıysa o zaman ne olacak?”

"Yaşamakta olan aydınlanmamış Zaja’dır. Onun adına yapılan şeyleri duyduğunda, kutsal Shumaka'nın, yaptığı her şeyi kınamak ve aydınlanmış herkesi mahkûm etmek için geri dönecek. Ama insanlar, Zaja'nın, öldüğünü ve yeniden gelecek olanın sahte Zaja olduğunu söyleyen Shumaka'y inanıyorlar. Bu sefer intikamda daha büyük şans Zajaizm'in kuvvetlerinin olacak, sadakatsizler tırpanlanarak cezalandırılacak, karşı çıkanlar ve aydınlanmamışlar Zajaizm’in ayaklarının altında salyangozlar gibi ezilecek.”

"Ya senin görevin?”

"Benim görevim, Zaja için kötü sözler söyleyen gençleri saptamak ve onları yok ederek meseleyi kökünden çözmektir. Shumaka, kırsal kesimde ve vahşi doğada böyle kafirlerin olduğunu söylüyor ve onların varlığının, gerçek Zaja'ya yaşamlarını adayan aydınlık insanlara ve kutsal Shumaka’ya hakaret olduğunu bildiriyor."

"Anlıyorum. Peki ben, Zaja olduğumu iddia edersem?”

"Bu sözlerin öteki dünyada cezalandırılmak için yalvaran bir küfür olacaktır."

"Ama Zaja, bir öğretmendi, hiçbir şey daha az olmadığı gibi, hiçbir şey daha fazla değildir."

"Zaja'nın bu kadar sınırlı tahminini akla getirmek değerlere hakaret etmektir. Kutsal Shumaka, Zaja'nın, aslında onun, neden doğunun büyük ordusu karşısında yenilmez olduğunu açıklayan Tanrısal kaynak olduğunu, bir öğretmenden daha çok değerli ve yüce olduğunu gösterdi. Ama Zajaizm şimdi, her yere, her köşeye girdi. Artık aydınlatılmamış olanlar ve onun için kötü sözler söyleyenler için saklanacak delik kalmadı. Zajaizm'in gençleri, bütün her yeri, hatta vahşi doğayı bile tarıyor. Herhangi birisi, Zaja'nın ismini çiğnemeye kalkışır ya da kötü sözler söylerse, o habis figür olarak kabul edilerek olduğu yerde yok edilecektir.

“Kutsal Shumaka adına."

"Hayır, kutsal Shumaka tarafından ortaya çıkarılan muhteşem Zaja adına ".

Zaja, bu tartışmadan sonra kendini çok yorgun hissetti, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar yorgun. O, genç adama günlük yiyeceğini ve gece boyunca dinleneceği yatağı verdi.

Zaja her zamanki gibi günün ilk ışığıyla yataktan kalktı. Sevgili Caoimhe’sinin küllerinin içinde olduğu vazoyu aldı. Sonra dışarı çıkarak şelalenin yanındaki çıkıntının üzerine yerleştirdi. Daha sonra kendi istasyonunu yapmak için ilerledi. Höyüğün üst kısmında duran kendi taşını aldı, kollarını doğan güneşi karşılamak için havaya kaldırdı. Sonra taşını göğsünün üstünde tutarak kutsal havuza yöneldi. Görme gücünü havuzun suyuyla yeniden kazandığında nehir yatağının ortasında bir nokta seçti ve taşını oraya yerleştirdi. Daha sonra kül dolu vazosunu aldı ve külleri suya öyle döktü ki, küller taşın üzerinden sürüklenerek akan sularla beraber denize doğru yola çıktılar.

Zaja, bütün bu işleri hallettikten sonra, nehir yatağına diz çöktü ve bekledi. Resimleri kendisi için okuduğunda kendisini böyle bir sonun beklediğini zaten görmüştü.


Previous Next

Arcana by Jack Harte
Translated into Turkish by Ayten Mutlu


Published online by Scotus Press, Dublin - www.scotuspress.com info@scotuspress.com
Copyright © Jack Harte, 2013. Cover Design : Henry Sharpe
Copyright of translations rests with the translators, who can be contacted through Scotus Press